Veysel Aksu / Şimdi Zamanın Ruhu: Mahir Çayan
Kitapta '71 devrimciliğinden çıkışla 74-80 devrimci atılımına ve iç savaş sürecine atıf olmakla birlikte, 71'de zeminini bulan zamanının özgün ruhu (70'ler), 12 Eylül ile birlikte adeta donma noktasına ulaşmıştır. Çalışmanın uyandırdığı genel intiba; bir daha böyle bir devrimci pratiğin yaşanmadığı/yaşanamayacağı algısı vermekte, '71 devrimciliğinin en önemli politik öznelerinden biri olan Mahir Çayan ve THKP-C adeta kitapta çokça dillendirilen "zamanın ruhuna" hapsedilmekte, Mahir’in geleceğe içkin olmayan, şanlı ama donuk bir tarihe ait olduğu, orda kaldığı vurgulanmaktadır. Marksist tarih anlayışının belleğe dair temel yaklaşımı, geçmişin şimdiye dair "stratejik" bir akılla okunması ise, mesele geçmişi bir anı çuvalına hapsetmek değil, geçmişi gelecek odaklı bir bellek üzerinden deşebilmektir.
Türkiye Sosyalist Hareketi'nde devrimci kopuşun zemini olan "71 devrimciliğini", özelinde bu devrimci kopuşun temel politik öznelerinden biri olan Mahir Çayan'ı ve onun kurucu önderi olduğu kollektif özneyi (THKP-C), medyatik yönü güçlü politik ağırlığı zayıf olan bir düzlemde, yeniden tartışmaktayız.
SÖZLÜ TARİHİN GERİLİMSİZ DÜNYASI
Oğuzhan Müftüoğlu'nun Birgün Gazetesi'nin internet kanalında Ertuğrul Kürkçü'yü hedefine koyarak, THKP-C dava dosyasındaki savunmaları üzerinden geliştirdiği yapay polemik, hemen akabinde Dipnot Yayınları tarafından basılan "Mahir Çayan Kitabı" vesilesiyle başka bir düzleme taşınmış durumda. Ortada bu yönde bir gerilim yokken, tam da Mahir Çayan kitabının basımı öncesinde Müftüoğlu'nun bu yönde bir polemiğe girişmesi, Müftüoğlu yönünden tartışmanın politik bir veri taşımadığını, şahsına dair bir içselliğe (ego) hizmet ettiğini düşündürmüyor değil. Öncelikle sözlü tarihle (Tarihle Söyleşiler Serisi) oldukça haşır neşir olan Müftüoğlu'nun, bu tartışmayı suçlayıcı bir üslupla geliştirmesi, kendi "yazılı" tarihi göz önüne alındığında sonuçları yönünden hiç de avantajlı gözükmüyor. Kürkçü'ye yöneltmiş olduğu sorunun bir benzeriyle (THKP-C/Devrimci Yol Ana Dava Dosyasındaki dergi çevresi savunması) siyasi ve örgütsel yaşamı boyunca defaatle karşılan Müftüoğlu, kendisini "sözlü tarihin" gerilimsiz dünyasına öyle kaptırmış ki devrimciler için politika yapma zemininin maddesi olan somut gerçekten de bir o kadar uzaklaşmış. Hatta o kadar uzaklaşmış ki "tasfiyeciliğin" çıkışı olan "Kuruçeşme" ve akabinde gelişen ÖDP sürecini Ertuğrul Kürkçü ile birlikte örgütlediğini de unutmuş. Müftüoğlu; Kuruçeşme ile başlayan ÖDP ile devam eden düzen içi – reformist politika yapış tarzını, "devrimciliğin" teorisini eylemiyle hayata geçiren Mahir Çayan'ın hangi kavram setiyle açıklamakta, başka bir ifadeyle böyle bir siyasal pratik Mahir Çayan ile hangi düzlemde ilişkilenmekte?
Devrimcilik bir ölçüde simgesel olanla (mücadele içinde yaratılan imgeler dünyamız), bizim "gerçek" dediğimiz "somut koşulların somut tahlili" arasındaki ilişkisellikte yaşam buluyor. Elbette politik devrimciliği o gerçek zeminde inşa ediyoruz ancak devrimin duygusunu (neşesini ve acısını) da mücadele içinde edindiğimiz o simgesellikte kazanıyoruz. Bir nevi tarihsellikle anın bileşkesi olan bu ilişkiselliğin kopması ise devrimcilik zemininin çözülmesini beraberinde getiriyor. Sonuçta; ya tarihselliğe hapsolmuş bir imgesellikle ya da maneviyatını yitirmiş mekanik bir gerçekle baş başa kalıyoruz. Bu ilişkisellik üzerinden yukarıdaki soruya dönecek olursak. Müftüoğlu'nun Mahir Çayan ve onun devrim kuramına dair güncel tek bir sözü ve pratiği olmadığı için siyasetini sadece imgesel bir Mahir portresine dayandırdığı ve bunun üzerinden de kendi örgütsel düzleminde (Sol Parti) bir maneviyat (simge) alanı oluşturduğu ortada. Simge ile gerçek (somut koşulların somut tahlili) arasındaki ilişkiselliğin tamamen koptuğu bu politika yapış tarzının "faydacı" bir yönünün olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yaratmış olduğu tüm bu hengamenin içinde Müftüoğlu; bir elinde Mahir Çayan portresi, "Almanca" cümleler kurmanın vaazını vererek, kendi sağından medet umar bir tarzda siyaseten eylemeye devam ediyor.
DİYALEKTİĞİN DONMASI
Bir diğer polemik noktası; Mahir Çayan kitabının son bölümündeki konuk yazarlar üzerinden gelişmekte. "Sen Mahir'i yazamazsın o yazabilir" şeklinde gelişen, yukarıdaki örnekteki gibi yine kişiselliğe bağlanan tüm tartışmalar, ideolojik yaşamımıza bir katkı sunmadığı gibi kurama dair tartışılması gereken birçok önemli noktayı da derinleşmeden atlamamıza sebep oluyor.
Bir fikrin veya teorinin ya da o teorinin sonucu olan kolektif bir öznenin (THKP-C) tartışılmasında yapay-kişisel kriterler getirilmesini, başka bir ifadeyle politik olmayan setlerle meseleye yaklaşılmasını doğru bulmuyorum. Bu yönde bir kavrayışın ilerleyen boyutu; "Mahir'i aynen savunuyoruz, o nedenle ideolojisiyle, eylemiyle ve tüm teorik sofistikasyonlarıyla Mahir bize aittir" gibi bir "diyalektik donmayı-kapalılığı" dayatacaktır ki bence meselenin kişiselleşen (ego) bir tartışma zemininde sürmesi kadar tehlikeli ikinci boyutu da bu 'donuk sahiplenici' tarzda yatmaktadır. Kaldı ki diyalektiğin donduğu, bu donuk sahiplenmenin de genel olarak '71 devrimci atılımının (kopuşunun) politik ruhuna ve maneviyatına ayrıksı bir yerde durduğu aşikardır.
Mahir ve ortaya koyduğu devrim tezlerinin güncelliğini, bugüne içkin neyi barındırdığını, hangi noktaların zaman mekân diyalektiğinin dışına düşmüş olduğunu, hangilerinin kendi dönemselliği içinde dahi yetersiz olduğunu sağlıklı bir zeminde tartışmamız gerekirken, bizim kötücül yanımız olan grupçuluk dünyamız yine meseleyi kişilere hapseden bir verimsizliğe dönüştürmüş durumda. Çok acı ama biraz da gerçeğimizi buradan okumamız gerekiyor.
ZAMANIN RUHU
Kitaptaki "üzerine yazılar" başlıklı son bölümde kaleme alınan yazılarda ve kitap üzerine yazarlarla yapılan röportajlarda, '71 devrimciliğinin doğumuna zemin hazırlayan politik atmosferin tarif edilmesinde "zamanın ruhu" başlığı öne çıkıyor. Bu yönde bir okumanın (zamanın ruhu) salt bu çalışmaya içkin olmadığı, daha önce Batı Avrupa'da şehirgerilla mücadelelerini konu alan Devrimci Şiddet (İsabelle Sommier - İletişim Yayınları), Kızıl Ordu Fraksiyonu Avrupa'da Şehir Gerillası (Anne Steiner, Loic Debray – Metis Yayınları) ve Yıkıcı Yetmişler (Michael Hardt – Otonom Yayıncılık) kitaplarında da aynı dilin kullanıldığı görünüyor.
Elbette '71 devrimciliğinin zemini olan bu kesişimselliğin, '71 devrimci kopuşu olarak tanımladığımız devrimci maddenin mayalanmasında önemli bir yeri var. Sosyalizmin dünya sistemi haline geldiği, sömürgelerde ulusal kurtuluş mücadelelerinin doruğa ulaştığı, Çin, Vietnam, Cezayir ve Küba devrimlerinin her gün yeni devrimci kalkışmalara ilham kaynağı olduğu, süreklilik arz eden bu zamansallıkta gelişerek yaygınlaşan mücadelelerin (işçi sınıfı – öğrenci gençlik – sömürge karşıtı – anti emperyalist – ulusal kurtuluşçu –ırkçılık karşıtı– topraksız köylü harekeleri) küresel '68 olarak adlandırılan momentte çakışması ve edindiği birikim, kitapta '68'le simgeleşen İSYAN dönemselliği olarak tarif edilmiş.
Belirtmiş olduğum bu küresel etkinin yanında mayalanmanın bir diğer ve en can alıcı kaynağı olarak; 1960'la birlikte Türkiye işçi sınıfının toplumsal maddi bir güç olarak alana çıktığı Saraçhane eylemiyle başlayan grevler, fabrika işgalleri ve öz yönetim deneyimleriyle (Derby – Singer – Demir Döküm işgalleri, Alpagut öz yönetim deneyimi, Gamak direnişi, Sungurlar işgali, Günterm işçi denetimi) militan bir şekilde kitleselleşen ve en sonunda 15-16 Haziran 1970'de ayaklanmaya evrilen kuvvetin, diğer toplumsal mücadele alanları ile kurduğu ilişkiye de vurgu yapıldığı kitapta, '71 devrimciliğinin bu denli büyük bir sınıf kalkışması ile neden buluşamadığı ya da buluşmadığı tartışması ise çok cılız çağrışımlarla geçiştirilmiş. Suni denge ve silahlı propagandanın zorlama bir teorik çabanın (milli kriz – evrim devrim ve sürekli devrimci durum tespiti) sonucu olduğu tespiti ise "15-16 Haziran" örneği üzerinden tariflenmeye çalışılmış.
"Zamanın ruhu" başlığı üzerinden yürüyecek bir tartışmada "dönem tanımlamaları" önemli bir yer tutmakta. 68'in "isyan" dinamiği ile kapanan dönemselliğinin, 70'ler dediğimiz başka bir dönemselliğe kapı araladığı ve her iki zamansallık arasında niteliksel bir fark olduğu, dönemlerin kendi içinde barındırdığı politik muhteva üzerinden açıkça okunabilmekte. Umut ve düşlerle dolu, masum ve şiddetten uzak bir "İSYAN" çağı olarak da tanımlanan '68 karşısında, yıkıcı karakteri öne çıkarılan, çoğunlukla barut-öfke ve kurşuni yıllar yakıştırmalarıyla resmedilen 70'lerin "SİLAHLI POLİTİKA" anlayışı. Ulrike Meinhof'un protestodan direnişe bir KOPUŞ olarak tanımladığı bu dönemselliğin temel momentini, politik şiddet okumasının özel bir alanı olan "silahlı mücadele" oluşturuyor. 68'in asimile edilerek İÇERİLDİĞİ bir dünyada, silahlı yıkıcı karakteri nedeniyle "geleceği de kapsayacak bir biçimde" 70'lerin İMHA edilmesi, belirtmiş olduğumuz bu niteliksel farkı açıkça ortaya koyuyor. Geleceği de kapsayacak bir şekilde dememizin sebebi, şu an yaşadığımız emperyalist kapitalizmin adeta zemini olan kapitalist yeniden yapılandırma sürecinin (neoliberalizm) 70'ler dediğimiz dönemsellikte başlaması ve farklı varyantlar geçirerek günümüze ulaşmasıdır. Yani söylemek istediğim; hem kapitalist sistemin bulunduğu evre hem de mücadele araçları (PROTESTO) yönünden 68'in şu an yaşadığımız dünyaya ait olmadığı, 70'lerin ise hem kapitalizmin gelişimi hem de mücadele araçları (SİLAHLI POLİTİKA) açısından bugün hala günümüze içkin olduğudur.
Protestodan direnişe bir kopuş olarak adlandırdığımız o devrimci an, Türkiye özgüllüğünde '71 devrimciliği ile açığa çıkmış, 12 Mart kesintisi sonrası 74-80 sürecinde nitelik ve kitleselleşme bağlamında daha da yoğunlaşarak bir kesintisizlik edinmiştir. Kitapta '71 devrimciliğinden çıkışla 74-80 devrimci atılımına ve iç savaş sürecine atıf olmakla birlikte, 71'de zeminini bulan zamanının özgün ruhu (70'ler), 12 Eylül ile birlikte adeta donma noktasına ulaşmıştır. Çalışmanın uyandırdığı genel intiba; bir daha böyle bir devrimci pratiğin yaşanmadığı/yaşanamayacağı algısı vermekte, '71 devrimciliğinin en önemli politik öznelerinden biri olan Mahir Çayan ve THKP-C adeta kitapta çokça dillendirilen "zamanın ruhuna" hapsedilmekte, Mahir'in geleceğe içkin olmayan, şanlı ama donuk bir tarihe ait olduğu, orda kaldığı vurgulanmaktadır. Marksist tarih anlayışının belleğe dair temel yaklaşımı, geçmişin şimdiye dair "stratejik" bir akılla okunması ise, mesele geçmişi bir anı çuvalına hapsetmek değil, geçmişi gelecek odaklı bir bellek üzerinden deşebilmektir. Bu bakımdan kitapta, Merih Cemal Taymaz ve M. Ender Öndeş'in çalışmaları dışında, geleceğe dair bir okumanın izlerini görebilmek oldukça güç.
Kitabın aksine 12 Eylül'ün yaratmış olduğu bu donma, 90'larda gelişen devrimci süreç ile kırılmış, 71 devrimciliğinin ortaya koymuş olduğu "politik devrimcilik" anlayışı; zaman mekân diyalektiği içinde güncellenerek, 90'ların kendi özgül dinamikleriyle yeniden açığa çıkmıştır. Kitabın bütünselliği; bırakın günümüzü, Sovyetlerin çözüldüğü, siyaseten tasfiyeciliğin dayatıldığı bir dünya ekseninde "kent, kitle bağları ve silahlı mücadele" özellikleriyle öne çıkan 90'lar devrimci atılımını adeta görmezden gelmekte. Mahir Çayan özelinde; şehir gerillacılığının, silahlı propagandanın, suni dengenin, PASS'ın tartışıldığı bir çalışmada, 90'lardaki devrimci atılımın özgünlüğüne, onun politik devrimcilik faaliyetine değinmemek o tarihle stratejik bir bağının kalmadığını da göstermektedir.
'MAHİR ÇAYAN' VE 'DEVRİMCİLİK' KURAMI
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının kısa erimli mücadelesi bir kenara bırakılırsa, 71'e kadar bu topraklarda politik devrimciliğin varlığından bahsetmek oldukça güç.
'71 devrimciliğini özel kılan en önemli noktalardan biri, tarihselliği de olan bu donmayı eylemiyle kırabilmesidir. Lenin'in Ekim Devrimi'nin tarihsel önemini belirtmek için vurguladığı "Buz kırılmış, yol açılmıştır" sözü, Ekim Devrimi'nden tam 54 yıl sonra bu sefer dünyanın Türkiye'sinde '71 devrimcilerinin eyleminde hayat bulmaktadır. Tarihsel TKP ve türevlerinin bürokratik donuk siyaseti; '71 devrimciliğinin devleti cepheden karşısına alan silahlı mücadele anlayışıyla geriye dönülmez bir şekilde kırılmıştır. Epistemolojik bir kopuş içinde tarifleyebileceğimiz bu anın maddesi ise, 71 devrimciliği ile özdeşleşen silahlı eylemin (silahlı politika) ta kendisidir. Bu kırılma aynı zamanda geri dönülmez bir şekilde Türkiye Sosyalist Hareketi'ni de bir AYIRMA işlemine tabi tutmuştur.
"Devrimcinin görevi devrim için çarpışmaktır. Hem de tüm olanakları ile. Büyük ustaların sık sık belirttikleri gibi devrim için savaşmayana sosyalist denmez. Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil devrimci eylemdir. Devrim tarihi göstermektedir ki, devrimci Marksizm ile oportünizm ve çağdaş reformizm arasındaki görüş ayrılıkları en son çözümlemede, kendi öz gücüne güvenerek, devrim için yola çıkmaya cesaret edip etmeme meselesine dayanmaktadır."
Çayan'ın yukarıdaki alıntılarda da belirttiği gibi, silahlı mücadelenin belirleyeni olduğu "devrimcilik" anlayışı aynı zamanda, Türkiye özgüllüğünde Marksist olanla olmayanı da açığa çıkaracak bir AYIRMA işleminin turnusolü konumundadır. Ona göre bu ayrım basit bir reformist/devrimci ikiliği değil, Türkiye özgüllüğünde politik Marksist olmanın önsel sac ayağıdır.
Mahir Çayan'ın devrim kuramını incelediğimizde çok çeşitli ve yoğun bir kavram kümesiyle karşılaşırız. Emperyalizmin bunalım dönemleri (1-2-3 bunalım dönemleri), oligarşi, sömürge tipi faşizm, yeni sömürgecilik, açık-gizli işgal, milli kriz, evrim devrim, sürekli devrimci durum, suni denge, öncü savaşı, silahlı propaganda ve en nihayetinde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS).
Bu özelliğiyle de '71 devrimciliği içinde teorik sofistikasyon yeteneği en gelişkin olan politik öznenin Mahir Çayan olduğunu iddia etmek abartı olmayacaktır. Bu kavram setinin bütünlüklü bir sonucu olarak tarif edeceğimiz PASS'ı yaratan en önemli momentler; 3. bunalım dönemi, yeni sömürgecilik, içsel olgu ve suni denge kavramsallaştırmalarıdır. Özellikle Mahir Çayan'ın devrim teorisi bu taşıyıcı kolanlar üstünde yükselmektedir.
Kavram setlerine yönelmeden önce, Mahir Çayan'ı bu kavram setlerine yönelten "önsel kavram" nedir? Bütün bir siyaseti "devrimcilik" pratiğiyle kesen Mahir Çayan, devrim teorisini de bu kavramın (devrimcilik) pratiğine ulaşmak için oluşturmuştur. Bu bağlamıyla Mahir'in pratiğiyle özdeşleşen "devrimcilik" kavramı önsel olduğu kadar sonal bir nitelik de taşır. Önseldir, çünkü Mahir'in teorisi "devrimci eylem" içinde kurulmuştur. Kesintisizlerin yazım aşamasındaki süreç de bu durumu kanıtlamaktadır. Mahir; "Sürekli devrimci durum" tespiti üzerinden öncü savaşı içinde silahlı propagandaya, oradan da devrimcilik ile özdeşleştirdiği burjuva devlet ile cepheden savaşma pratiğine ulaşır ki bu da kavrama (devrimcilik) sonal bir nitelik yüklemektedir.
DEVRİMİN ÖZGÜNLÜĞÜ
Rusya-Çin ve Küba devrim örneklerini incelediğimizde hepsinin kendi ülke gerçekliğine dair belli bir özgünlüğü yakaladıklarını görmekteyiz. Marksist bir zemin üzerinde yükselen bütün bu örnekler, devrim probleminin asıl düğümünün bu özgünlüğün (momentin) yakalanmasında olduğunu bize göstermekte.
1848 ayaklanmalarının temel Marksist yazındaki Fransız köylü karakterine kendini bağlamayan Lenin, Rus köylüsünün komünal karakteri üzerinden devriminin bir işçi köylü ittifakına dayanması gerektiğini keşfetmişti ve öyle de oldu.
Kır kent diyalektiği içinde; kır ve köylü nüfusunun belirleyiciliğini temel alan Mao ise önceki hatalarından dersler de çıkararak (eylem içinde teorinin kuruluşu), proletarya partisinin ideolojik önderliğinde, köylülüğün temel gücünde, kentlerin kırlardan kuşatıldığı bir halk savaşıyla devrimin momentini yakalayabilmişti.
Fidel önderliğindeki Kübalı devrimciler ise; zayıf kolunun ordu olduğunu keşfederek, gerilla focosu üzerinden gelişen sonal bir kent ayaklanması ile devrimi kazandı.
Sonuç olarak; hepsi Marksizm'i zemin almakla birlikte, Lenin Marx ve Engels'i içerip aşarak, Mao Lenin'den kendi özgünlüğü doğrultusunda "uzaklaşarak", Fidel ise daha özgün sentezini; Marx/Engels, Lenin ve Mao'yu farklı düzeylerde içerip aşarak, kendi "tekilliğine" ulaştı.
Mahir'in askeri-politik devrim kuramının izlerini, özgülleşen bu "devrim gerçekliğinde" aramak gerekir. "Hareketin, hareket halindeki doktrinidir Marksizm" atfı; ezbere, donmuş bir devrim bekleyişinin nedeni olan tüm Ortodoks yaklaşımları reddettiğini, ülke özgünlüğüne içkin bir arayışa revan olduğunu gösteriyor. Mahir; "Biz Marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye'sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz" derken de aslında dünyanın Türkiye'sine özgün bir devrimin peşine düşmüştü. Mahir'in kavram setlerini oluşturan sürecin siyasal hikayesi izlendiğinde, Türkiye devrimine içkin ne denli bir özgünlük arayışı içinde olduğu görülecektir.
Mahir'in siyasal yaşamını bütün itibariyle kopuşlar silsilesi olarak değerlendirmek (kopuş içinde kopuş) toptancı bir okumanın ürünüdür. İlk dönem yazıları (Türk solu – Aydınlık Sosyalist Dergi) ile, devrimci eylemiyle kopuşu gerçekleştirdiği son dönem metinleri (Kurtuluş) bir bütün olarak değerlendirildiğinde, "içererek-kapsayarak aşma" işleminden teori-pratik (Elrom eylemi ve Kesintisizler) bütünselliği olan bir kopuşa geçildiği görülmekte.
Mahir'in içererek aşma süreci aynı zamanda bir polemikler silsilesidir. Sadun Aren ve Kenan Somer ile gerçekleştirdiği polemik yazılarında (Aren Oportünizminin niteliği-Revizyonizmin Keskin Kokusu 1-2), Barışçıl Geçiş ve Sosyalist Devrim tezlerini mahkum ederek TİP'i, Perinçek ekibiyle girdiği polemiklerde (Sağ Sapma Devrimci Pratik ve Teori-Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine) sol cuntacı öncülük anlayışını reddederek Yön ve Perinçek ekibini ve son olarak da "ASD'ye Açık Mektup" metninde çelik çekirdek parti, Kemalizm ve devrimde öncülük tartışması ekseninde Mihri Belli şahsında MDD'yi aşarak onu tarihsel ve politik olarak kopuşa getirecek sürece girmiştir. Görüldüğü üzere Mahir'in özellikle barışçıl geçiş-sol cuntacı öncülük anlayışı ve devrimde öncülük tartışmaları üzerinden gelişen "içererek aşma süreci", kesintisiz devam eden teorik bir yön izlemiştir. Ancak Mahir'de cisimleşen kopuş politikasını sadece teorik bir zeminle açıklamak, onun eylem içinde kurulan teorisini, başka bir deyişle teori-pratik niteliği olan bütünlüklü kopuşunu görmemektir. Bu bağlamda Mahir'in kopuşu bütünlüklüdür, ancak bir "kopuş içinde kopuş" da değildir.
Kesintisizleri kuran yöntem de özgünlüğe dair bu ilişkiselliği bize vermekte. Genel olarak emperyalizmi ve içinde bulunduğu evreyi anlamadan, ülke özgünlüğünü anlayamazsın. Kesintisizler 1 ile kesintisizler 2-3 arasındaki kavram setlerinin niteliğinde bunu okumak mümkün. Genelden özele, başka bir ifadeyle Türkiye devriminin özgünlüğüne dair bir yol alıştır bu. Bu noktada belirleyici olan ise emperyalizm kavramıdır.
LENİN'DEN MAHİR'E EMPERYALİZM TEORİSİ
Siyasal yaşamı içinde iki politik özneden KOPUŞU, Lenin'i Lenin yapan özelliklerin başında gelmekte. Bu iki kopuştan ilki (Plehanov-Parti tartışması) Rusya devrimci hareketinin seyrini alt üst ederken, diğer kopuş (Kautsky-emperyalizm ve savaş) ise hem bir devrimi doğurmuş hem de dünya devrimci hareketini olumsal anlamda ikiye AYIRMIŞTIR. Lenin'de gözlemlenen kopuş ve ayırma özelliklerinin Mahir'de de bulunması ve bunun en önemli zemininin emperyalizm olması şaşırtıcı değil.
"Ekonomi politik" bir karaktere sahip olan "Leninist Emperyalizm Teorisinin" iktisadi temeli, "tekelci kapitalizm" (ekonomide tekellerin egemenliği) çözümlemesi ile Lenin'in Hilferding'ten edindiği "finans kapital" (banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesi) okumalarına dayanır. Ancak kavramı "Leninist Emperyalizm Teorisi" haline getiren ve teoriyi "ekonomi politik" bir kavrama dönüştüren müdahaleler ise Lenin'e özgündür. Eşitsiz sıçramalı gelişim yasası ve savaş (yasanın sonucu olan sert rekabetin paylaşım savaşlarına yol açacağı). Birbiriyle ilişkiselliği olan bu iki kavram hem 1. emperyalistler arası paylaşım savaşını hem de 2. Dünya Savaşını okumuş, hatta birincisinin içinden (savaşın politikada verimliliği) bir devrimi de inşa edebilmiştir.
2. Dünya Savaşı sonrası gelişmeler; emperyalistler arası rekabeti değil (vardır ama belirleyici değildir), taktiksel bir değişimle bütünleşmeyi (Bretton Woods-IMF ve Dünya Bankası) yaratmış olduğundan, işte bu yeni dünyayı okumak teorinin güncellenmesinde yatmaktadır. Mahir'i gerçek bir Leninist ve özgün bir devrimci kılan özelliği de bu güncellemeyi yakalayabilmesidir. Onun kuramının taşıyıcı kolonları olan; 3. bunalım dönemi-yeni sömürgecilik ve içsel olgu okumaları hep bu yaratıcı özgünlüğün içinde çıkmıştır.
SONUÇ YERİNE
Mahir'in devrim teorisi; öncülük ile ihtilalci inisiyatifin bileşkesinden doğmuş politik-askeri bir strateji olan PASS'da ifadesini bulur. Zaman-mekân diyalektiği içinde bakıldığında, bu teori birçok yönüyle güncellenmeye açıktır.
Kır-kent diyalektiği ve kırın kuşatma mantığı içinde devrimde belirleyiciliğine dayanan stratejinin bu hali, bugünkü kent ve metropol merkezli Türkiye gerçeğini açıklamaya yetmez ki bu yetememe hali de gayet doğaldır. Ancak barındırmış olduğu kuşatma mantığı, kent merkezli bir devrimin seyri konusunda önemli özgüllükleri de (metropolün kent periferisinden kuşatılması – kent yoksulları) içinde barındırır.
Mahir'in kesintisizlerde ortaya koyduğu içsel olgu kavrayışı bugün hala geçerliliğini korumakla birlikte, kavramın bugün Türkiye özgüllüğünde (TC'nin Suriye özelinde Ortadoğu'daki konumlanışı, Kafkasya ve Kuzey Afrika'daki gelişmeler) "alt emperyalizm ve içsel olgu" başlıklarında genişletilerek tartışılması teorinin güncelliğine önemli bir katkı sunacaktır. (Bu bölüm ayrıntılı başka bir yazının konusu olduğu için özet bir giriş yapılmıştır)
Bu itibarla bizim; özneleri zamana hapseden, devrimsiz '71 güzellemelerine değil, onlardan aldığımız teori-pratik bütünlüğünü günün devriminde yaratacağımız yeni özgüllüklerle buluşturmaya ihtiyacımız vardır.