30 Nisan 2026 Perşembe

Arif Çelebi yazdı / Rojava'da entegrasyon süreci: Birleşme değil asimilasyon ve teslimiyet dayatması

Rojava'nın çok yönlü bir kuşatma saldırısı altında olduğu, direniş gibi taviz ve uzlaşmalar yapılmadan sürecin yönetilemeyeceği açıktır. Elbette, mevzileri yeniden düzenlemek, elde kalan kazanımları korumak için anlaşmalar yapmak gerekebilir, hatta bu bazen bir mecburiyet halini alabilir. Ne var ki asıl sorun sanki "entegrasyon"la işler bir biçimde hal olacakmış gibi yaklaşımların giderek egemen olmasıdır.

Rojava Devrimi, elde kalan son kazanımlarıyla birlikte tam tasfiyeci saldırı altında. Sömürgeci Türk devleti ve ABD emperyalizminin desteğini arkasına alan HTŞ, entegrasyonu tam teslimiyetin bir manivelası olarak kullanıyor. Entegrasyonu hangi biçimde yorumlarsa yorumlasın, merkezin hegemonyasını kabul eden Özerk Yönetim, tasfiye sürecine kaçınılmaz olarak sürükleniyor. "Özerk Yönetim" ve QSD'nin artık eski bağımsız iradesini koruduğundan söz etmek mümkün değildir. Ekonomik kaynakların merkezi idareye devredildiği koşullarda gidişat en iyi ihtimalle bir "yerel idareciliğe" doğrudur. 

QSD'NİN ENTEGRASYONU
30 Ocak Anlaşması gereği QSD; üç tugay olarak 60.Tümen'e, Kobanê'deki bir tugay olarak da 72. Tümen'e bağlanacaktı. Süreç bu yönde işliyor. Her bir tugay 1000-1500 kişiden oluşuyor. Bu da QSD bünyesindeki savaşçı sayısının en fazla 4500 kişi olacağı anlamına geliyor. Tümenin toplam sayısı ise 10-15 bin kişi civarındadır. 

QSD'liler bu tümenin üçte birini oluştururken, geri kalan kısım HTŞ askerleri ve eski ÖSO unsurlarından oluşacak.Tümenin komuta kademesi yarı yarıya QSD ve HTŞ'lilerden oluşsa da Tümenin komutanlığına HTŞ'li bir Arap atandı. Hiyerarşi Şam Genelkurmayı'na bağlıdır. QSD'nin elindeki ağır ve orta ölçekli silahlar merkeze devredilmiş durumda. Bir tümen içinde dahi çoğunluk oluşturmayan, hiyerarşisi ve lojistiği Şam'a bağlı, ağır ve orta ölçekli silahlardan yoksun QSD'nin; Rojava Özerk Yönetimi'nin güvencesi olamayacağı ve bu gidişle giderek HTŞ'nin kontrolündeki merkezi ordu içinde eritileceği açıktır. 

YPJ'NİN DURUMU
1 Nisan'da YPJ Komutanlık üyelerinden oluşan bir heyet, HTŞ'nin Savunma Bakanı ile bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede Bakan, "YPJ'nin yeri orduda yoktur" dedi. Sonraki temaslarda da herhangi bir ilerleme sağlanamadı. 
YPJ Sözcüsü Rûksen Mihemed durumu şöyle özetliyor:

"Yeni Suriye'de kadının yeri olmayacaksa nasıl yeni olacak? Yeni anayasada kadın hakkı belli değilse nasıl değişim ve dönüşümden bahsedeceğiz? Yine ordu için de öyle. Eğer bir ordu sadece erkek zihniyeti ile yürütülecekse nasıl bir değişim olacak? Bu yüzden geçtiğimiz süreçte Rojava'da kazanılan kadının hakkı, varlığı ve kimliği var. Bu sadece Rojava'yı değil, tüm Suriye'yi ilgilendiren bir durum."

Sözcünün sözleri çok yerinde; ne var ki, Türk sömürgeciliğinin ve ABD emperyalizminin tam desteğini almış olan politik İslamcı HTŞ'den olumlu yanıt beklemek hayalciliktir. HTŞ, YPJ'li kadınların ancak "gönüllü" olarak asayişe (yerel polis gücü) katılmasını yeterli buluyor; bu "gönüllülük" vurgusu aslında resmi statünün reddidir. İlham Amed'in "YPJ kırmızı çizgimizdir" çıkışı önemli olsa da askeri ve siyasal kurumları "entegrasyon" adı altında tasfiye edilmek istenen bir yönetimin bu "kırmızı çizgi"yi hangi güçle savunacağı belirsizdir. 

EĞİTİMDE ASİMİLASYON
Colani'nin 13 sayılı kararnamesiyle Kürtçe "ulusal bir dil" olarak tanınsa da, aynı kararnameyle resmi müfredata yalnızca seçmeli ders olarak eklenmesi kararlaştırıldı. İlkokuldan üniversite sonuna kadar ana dilde eğitim yerine, 1. ve 12. sınıflar arasında haftada sadece iki saat Kürtçe dersi verilmesi asimilasyondan başka bir sonuç doğurmaz. Ayrıca 30 Ocak Anlaşmasında yer alan ve sonraki görüşmelerde kabul edilen diploma denkliği de henüz yürürlüğe girmiş değil. HTŞ, Kürt bölgelerindeki okul tabelalarını "Arapça dışındaki isimler ya da ideolojik içerikteki isimler" gerekçesiyle değiştirmeye başladı. Rojava'da Kürtçenin yanı sıra Arapça ve Süryanice de anadilde eğitim kapsamındaydı. HTŞ yönetimi, Arapçayı yeniden egemen ve tek eğitim dili yaparak bu alandaki bütün devrimci kazanımları yok etmek istiyor ve entegrasyon sürecini buna zemin olarak kullanıyor. 

KADIN DEVRİMİ KAZANIMLARININ VE ADALET KURUMLAŞMASININ TASFİYESİ
Rojava Toplumsal Sözleşmesi; eşbaşkanlık sistemini, her alanda kadının eşit temsiliyetini ve eşitliğini, her türlü cinsiyet ayrımcılığının reddini esas alır. Yine çıkarılan kanunlarla, küçük yaşta evlilik, çok eşlilik yasaklanmış, mirasta eşitlik getirilmiştir. Politik islamcı HTŞ, bütün bu kazanımları hedef almaktadır.

Rojava'da adalet sistemi komünlere bağlı adalet komiteleri ile başlar. Pek çok sorun ilk etapta komünler ve meclislere bağlı adalet komitelerinde çözüme bağlanır. Kadınlarla ilgili, aile içi şiddet, erken evlilik ve toplumsal cinsiyetle ilgili sorunlara kadınlar tarafından yönetilen Mala Jin (Kadın evi) komiteleri ve sadece kadın hakimlerden oluşan Kadın Adalet Meclisleri bakar. Bu meclislerin de üst kurulu Kongre Star Adalet Komitesi'dir. 

HTŞ ise bu mekanizmayı "Şeriat alimleri" veya "Şeyh" adı verilen, yasal statüsü olmayan kişiler aracılığıyla denetim altına almaya çalışmaktadır. Adalet mahkemelerine ortak atamalar yapılacağı belirtiliyor. HTŞ'li bir "şeyh"e bağlı hakim ile Özerk Yönetim'in hakimi arasındaki ilişki, hangi hukuk zemininde kurulacaktır? Bu aşının tutması mümkün değildir.

GÜVENCESİZ GERİ DÖNÜŞLER
Sömürgeci Türk devleti ve onun çeteci beslemelerinin Efrîn ve Serêkaniyê işgalleri nedeniyle on binlerce insan buralardan göç etmek zorunda kaldı. Göç edenlerin güvenceli geri dönüşlerinin sağlanması hem 10 Mart hem de 30 Ocak anlaşmalarının başlıca maddelerinden biriydi. Türk devletine bağlı çete grupları bu şehirlerde varlıklarını sürdürmeye ve gelenlere saldırmaya  devam ediyor. Çeteler "Ne olursa olsun buralardan çıkmayacağız" diyor. Geri dönenler, daha önce işgal edilen evleri boşaltılmadığı için evlerine yerleşemiyor, el konulan mülkleri, tarlaları devredilmediği için geçim sağlayamıyorlar. Çocuklar, Arapça eğitim nedeniyle okula devam edemiyor. Hal böyle olunca "güvenli geri dönüş" gerçekleşemiyor. 

TASFİYEYE "SEÇİM" ONAYI
5 Ekim 2025'te düzenlenen "seçim tiyatrosu" ile meclis üye sayısı 210 olarak belirlendi; bu kişilerin 70'i doğrudan Colani tarafından atandı. Geri kalan da atanmış yerel komitelerin seçtiği delegelerden oluşuyordu. Kürt, Alevi ve Dürzi bölgeleri seçime katılmadı. Özerk Yönetim bunu seçim değil "tayin" olarak adlandırdı. 

Şimdi Hesekê ve Kobanê'de de seçimler yapılacak. Buna göre Kürt bölgelerinden 11 kişi (Qamişlo 4, Hesekê 3, Dêrîk 2, Kobanê 2) Colani'nin "danışma meclisi"ne gönderilecek. 

210 kişilik "danışma meclisi"nde 11 kişi ne yapabilir? Eğer Özerk Yönetim'in siyasi ve askeri kurumsal varlığı sürseydi merkezi mecliste temsiliyet, yerel siyasal egemenliğin yanı sıra merkezi yönetime etkide bulunmak için önemli olurdu. Siyasal özerklikten ve özerk bir öz savunma gücünden yoksunlaşmış bir bölgeyi temsil edenlerin "özgül ağırlığı" da olmayacaktır.

YENİDEN ÖRGÜTLENME VE YENİDEN DİRENİŞ
Eğer, başta Kürtler olmak üzere Rojava halkları silahlanıp mevziye koşmasalardı Rojava'da büyük bir insan kırımı ile birlikte siyasi, sosyal ve kültürel kırım gelişecekti. HTŞ'yi, Türk devletini ve ABD emperyalizmini durduran bu kararlı direnişti. 

Bu güçler silahlı saldırıyla gerçekleştiremedikleri tasfiyeyi şimdilerde entegrasyonla gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Entegrasyona verdikleri içerik budur. Devrimin elde kalan kazanımlarını korumak, özellikle kadın devrimi ve ana dilde eğitim gibi, öz savunma gibi kazanımları korumak için ortaya konan "kırmızı çizgileri" geçilmez mevzi haline getirmekten başka bir yol görünmüyor. 

Rojava'nın çok yönlü bir kuşatma saldırısı altında olduğu, direniş gibi taviz ve uzlaşmalar yapılmadan sürecin yönetilemeyeceği açıktır. Elbette, mevzileri yeniden düzenlemek, elde kalan kazanımları korumak için anlaşmalar yapmak gerekebilir, hatta bu bazen bir mecburiyet halini alabilir. Ne var ki asıl sorun sanki "entegrasyon"la işler bir biçimde hal olacakmış gibi yaklaşımların giderek egemen olmasıdır. Bu da gelinen aşamada zorunlu olarak girilen stratejik savunmanın yerini stratejik savrulmaya bırakmasına yol açar. Bu tür yaklaşımlar, sürecin gerçek mahiyetini örtmekten ve halkı silahsızlandırmaktan başka bir işe yaramaz. Gerçeği olduğu gibi, eğip bükmeden halka anlatmak gerekir ki halkın devrimci iradesi açığa çıkarılsın. Aksi takdirde, elde kalan devrimci kazanımlar da eriye eriye HTŞ havuzuna akarak yok olup gidecektir.