11 Nisan 2026 Cumartesi

Umut Demir yazdı / TÜİK rakamları ve faşist şeflik rejiminin ucuz emek politikası

Burjuvazinin işbirlikçisi kapitalist devletlerin ve onların emir eri konumundaki istatistik kurumları hiçbir zaman "tam anlamıyla tarafsız" değildir; aksine, egemen üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde işlev görürler.

Hürmüz Boğazı hattında yoğunlaşan İran–İsrail–ABD geriliminin tetiklediği enerji fiyat artışları, kapitalist dünya ekonomisinin varoluşsal kriz koşullarındaki yapısal kriz eğilimlerini düne göre çok daha fazla görünür hale getirdi. Enerji, emperyalist küreselleşme çağında üretimin temel maliyeti oluşturan kalemlerinden biri olduğu için bu tür emperyalist bölgesel savaş ve jeopolitik kırılmalar yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte bir maliyet şoku yarattı. Bu şok, emperyalist ülkelerde bile enflasyonist baskıları artırırken, Türkiye gibi mali-ekonomik sömürgelerde çok daha sert ve yıkıcı sonuçlar doğurur.

Bu bağlamda Türkiye'de yılın ilk aylarında açıklanan enflasyon verileri ile gündelik yaşamda hissedilen fiyat artışları arasındaki makasın açılması, yalnızca teknik bir "ölçüm tartışması" değil; sınıfsal bir bölüşüm meselesi olarak ortaya çıkmaktadır. Resmi veriler ile emekçi sınıfların deneyimlediği gerçeklik arasındaki fark, ücretlerin erimesine ve ezilenlerin yoksullaşma krizinin daha da derinleşmesine yol açmaktadır.

Burjuvazinin işbirlikçisi kapitalist devletlerin ve onların emir eri konumundaki istatistik kurumları hiçbir zaman "tam anlamıyla tarafsız" değildir; aksine, egemen üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde işlev görürler. Enflasyonun nasıl ölçüldüğü, hangi tüketim kalemlerinin sepete dahil edildiği, ağırlıkların nasıl belirlendiği gibi teknik görünen tercihler, doğrudan burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının ve hizmetindeki devletin kullanışlı bir aparatı gibi işlev görmektedir.

Pandemi sonrası gelişen süreçte yoğun ve kitlesel yoksullaşma; burjuvazinin Türkiye'de emeğin değerini ucuzlatarak ortaya çıkan küresel şok etkisini işçi sınıfı ve tüm ezilenler aleyhine bozmasını sağlamıştı. Özetle; enflasyonun fakirleştirdiği ve açlık sınırının altında rakamlara çalıştırılan işçi sınıfının sömürüsü ücret payları düşürülerek cumhuriyet tarihinde görülmeyen bir sömürü mekanizması işletilmesinin aracına dönüştürülmüştü.

Özellikle ücret artışlarının enflasyona endekslendiği Türkiye gibi ekonomilerde, açıklanan enflasyon oranı; ücretlerin artış hızını, emek gelirlerinin milli gelir içindeki payını, servet dağılımını Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi kullanışlı aparatlar kullanarak manipüle edilmesine vesile olmuştur.

Bu nedenle enflasyonun düşük gösterilmesi yönündeki eleştiriler, yalnızca akademik bir tartışma değil; emekçi sınıfların yaşam koşullarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ücretlerin eritilmesi burjuvazi cephesinde, artı-değer oranının yükselmesi anlamına gelir ki bu da sermaye birikiminin emek aleyhine hızlanması demektir.

İran'da başlayan bölgesel emperyalist saldırganlık ve savaş, enerji fiyatlarındaki artışı ve Türkiye gibi özelde enerji ithalatına bağımlı ekonomilerde maliyet enflasyonunu tetikler. Ancak bu maliyet artışının nasıl paylaştırılacağı sınıfsal bir tercihtir. Sermaye sınıfı maliyetleri fiyatlara yansıtarak koruma altına alınır ama emekçi sınıflar, ücret artışlarının sınırlı tutulması yoluyla krizin yükünü üstlenir.

Bu mekanizma, faşist şeflik rejiminin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in "ucuz emek cenneti" yaratma projesinin temel yapı taşıdır. Düşük reel ücretler, uluslararası sermaye için "cazip" bir yatırım ortamı oluştururken, yerli burjuvazinin rekabet gücünü de benzer emek ücreti düzeyindeki ülkelere rakip hale getirir.

Türkiye'de son yıllarda öne çıkan "finans merkezi" söylemi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Finansallaşma, üretimden ziyade sermayenin dolaşımına dayalı birikim modellerini güçlendirirken, emek üzerindeki baskıyı artırır. Çünkü; düşük ücretler, yüksek kâr oranlarını destekler. Kur ve faiz politikaları, finansal sermayenin lehine şekillenir ve reel sektör ile finans sektörü arasındaki bağ, emek aleyhine yeniden kurulur. 

Bu süreçte enflasyon verileri ve ekonomik göstergeler, piyasa beklentilerini yönetmenin yanı sıra ücret politikalarının meşrulaştırılmasının da aracına dönüşür. Faşist şef Erdoğan'ın, "Türkiye'yi çok uluslu şirketler için bölgesel yönetim merkezi olarak güçlü bir şekilde konumlandırmak... İstanbul Finans Merkezi'ni dünyanın önde gelen finans merkezlerinden biri haline getirmek için yoğun çaba sarf ediyoruz. Tıpkı salgın döneminde olduğu gibi bu küresel krizin de ülkemizin önünde yeni kapılar açacağına biz yürekten inanıyoruz" söylemi de bu anlamda yoksulluk ve açlığın tarihinde görülmemiş boyutlara tırmandığı ve burjuvazinin süper karlar yoluyla sermaye birikimini katladığı bir döneme atıfla "yeni açılacak kapılar" olarak görmesi, kendi sınıf çıkarlarının gereğini yerine getiren bir "lider" olmasındandır.

Tüm bu denklem içerisinde son bilim bükücü TÜİK, mart ayı enflasyon oranını yüzde 1,94 gibi gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir istatistik sihirbazlığıyla sunmayı "başarmıştır." Sözde "bağımsızlığı"nın, burjuvazinin ve faşist şeflik rejiminin ona çizdiği sınırlar kadar olduğunu göstermiştir.

Bugünkü tablo, enerji krizleri, bölgesel emperyalist gerilimler ve yapısal ekonomik sorunların faturasının geniş emekçi kesimlere yüklendiği bir sürece işaret ediyor. Bu koşullarda işçi sınıfı ve ezilenlerin alım gücü ve ücretlerinin korunması ve geliştirilmesi, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda faşist şeflik rejimi altında sömürülen milyonlar ve onun öncüleri için politik bir savaş ve mücadele konusudur.

Emperyalist-siyonist saldırganlık, enflasyon tartışmaları, enerji krizleri ve faşist rejimin dizayn ettiği ücret politikaları etrafında şekillenen güncel gelişmeler, sınıfsal bölüşüm ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bir dönemin de başladığının işaretleridir.