20 Şubat 2026 Cuma

Sansür

Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kampanyası kapsamında yazdı.

Bakmayın siz her yıl sansürün kaldırılışının bilmem kaçıncı yılının şaşaalı törenlerle kutlanmasına. Yalan ve hile üzerine bina olmuş bu devletin sığındığı en sağlam kalelerden birisi, hep sansür oldu. 

Ve sansür koluna taktığı şiddet ve zorbalıkla dört bir yanda fink atarken, memleketin ezileninin payına ise ölüm, işkence ve tutsaklık düştü. 

Türk devleti, 1960'lı, 70'li ve dahi 80'li yıllarda bir gazeteyi, dergiyi susturmak ya da kitabı toplatmak istediğinde en kestirme yol olarak "komünizm propagandası"nı yasaklayan Türk Ceza Kanunu'nun 142'inci maddesine sarılırdı. 

Memlekette komünizm, "Komünist Manifesto"da yazıldığı gibi bir hayalet de değil, sanki canavarın ta kendisiydi ve rivayet odur ki, ilk Reis-i Cumhur'un emri üzre, her görüldüğü yerde ezilmeliydi. 

Sözün sahibi inatçı mı çıktı? Yıkıcı fikirlerini savunmakta ve yaymakta ısrarlı mıydı? 

O zaman da müdde-i umumi, İtalyan faşist ceza yasasından apartma bir başka maddeyi hatırlardı. 

"Bir sosyal sınıfın başka bir sosyal sınıf üzerindeki hakimiyetini tesis etmek için örgüt kurmayı" yasaklayan ünlü 141'inci madde, tekdir ile uslanmayan kişiyi kodese tıkarak kötekle yola getirmenin yolu olurdu.  

Bu da mı olmadı? Anayasal düzeni koruma gerekçesine matuf, yağlı urganı işaret eden çok daha ağır maddeler zulada beklerdi. 

Aslında bir sosyal sınıfın başka bir sosyal sınıf üzerindeki hakimiyetini tesis etmek ya da anayasal düzeni yok etmek için örgüt kurmak suçsa, zengin sınıfların yoksul sınıflar üzerinde mutlak hakimiyetini sağlayan devletin, bu suçların asli faili sayılması icap ederdi. 

Fakat devlet, polis, savcı, hakim rütbesindeki zevatı, yediği kabı kirletsin diye beslemiyor, o yüzden de yargılama tekelini her zaman elinde tutmayı becerebiliyordu. 

12 Eylül faşist darbesi sonrası olanlar herkesin malumu iken, 1980'li yılların ortalarına gelindiğinde devlet yazılanı, çizileni yasaklamak için kullandığı 141 ve 142'inci maddelerin ziyadesiyle demode olduğunu fark etti. 

Dünyada yeni bir şeyler oluyordu ve onlar da perondan kalkan küreselleşme treninin hiç değilse son vagonuna yetişelim diyerek artık komedilere konu olan bu ceza maddelerini kaldırdılar ve mucizevi bir biçimde komünizm artık yasak olmaktan çıktı. 

Öyle ki, komünist tehdit, kaşla göz arasında milli güvenlik siyaset belgesinden bile silinivermişti.

Bu durumda elbette ki, George Orwell'ın ansızın düşmansız kalmış "Animal Farm"ı için acilen bir düşman icat edilmesi gerekiyordu ki, "terör belası" kavramı imdada yetişiverdi. 

Böylelikle, 141, 142'inci maddelerin kaldırılmasıyla rahat bir nefes alacaklarını düşünen yayıncıların sevinci, hiç beklemeden tedavüle sokulan terörle mücadele yasası ile  kursaklarına dizildi. 

Sadece yayıncılar mı? 

Gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler… 

Memleketin işçileri, işsizleri, emeklileri, memurları, kadınları, gençleri, öğrencileri, aydınları; yani halk, bir sabah uyandığında, ya terörist olmuş ya da kendisini terörist adayları arasında bulmuştu. 

Tıpkı mezarlıkların kapısındaki yazı gibi; her ölümlü bir gün terörle mücadele yasasını tadacaktı ve tattı da... 

Ama bununla da yetinmediler. 

1990'lar, kelimenin tam manasıyla gazetecilerin, yazarların, aydınların, devrimcilerin kıyıma uğratıldığı yıllar oldu. 

Özgür Gündem'de, Özgür Ülke'de, Yeni Politika'da, Evrensel'de çalışan; aralarında Hafız Akdemir'in, Musa Anter'in, İzzet Kezer'in, Metin Göktepe'nin de olduğu  onlarca gazeteci; ya polis copuyla ya hizbulkontra kurşunuyla ya da JİTEM marifetiyle vahşice katledildi.

Hasan Ocak'tan başlayarak gözaltında kaybetmeler dönemin alemeti farikasına dönüştü. 

Neredeyse tamamı faili belli olan bu cinayetlerin verdiği aleni bir mesaj da vardı. 

Devlet yazılmasını istemediği yazılara ya da söylenmesini yasakladığı sözlere dava açıp, müellifini hazreti Yusuf makamında ağırlamak yerine, deyim yerindeyse artık doğrudan kaynağı kurutmayı tercih ediyordu. 

İşlenen gazeteci cinayetleri tam da bu nedenle ibret-i alem içindi. 

İcazet sınırlarını aşıp gerçeği yazmakta ısrar edenin, verili örneklerden de görüleceği üzere hayatta kalma şansı sıfıra yaklaşmış oluyordu. 

Kuşkusuz bu mesajı üzerine alınanlar ve boyun eğenler olmadı değil. 

Ama hakikatin savunulmaya ihtiyacı olduğunu bilince çıkaranlar da azımsanmayacak kadar kalabalıktı ve devlet, bu büyük inadın vurarak, öldürerek kırılamayacağını geç de olsa anladı. 

90'ların vahşeti yerini milenyum çağının konseptine bıraktığında, yöntemler kısmen değişmiş olsa da yasakçı ve sansürcü zihniyet aynı yerinde çakılı kaldı. 

Hasılı kelam hakikatin peşinde olanlara; 20'inci yüzyıl ya ölüm ya da zulüm vaadederken, anlaşılan o ki, 21'inci yüzyılın da kimseye pek bir hayrı dokunmayacaktı. 

Nitekim, 2000, 2010, 2020 ve sonrasında yine ve yeniden, gazeteciler, yazarlar, aydınlar, bölücülükten, yıkıcılıktan, terör propagandasından, terör örgütü üyeliğinden yargılandı. 

Kimi kez suç olan fiili övmekten, adil yargılamayı etkilemekten, başka ülkeler adına casusluk yapmaktan, devletin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmekten, dini duyguları aşağılamaktan; kimi kez de terörle mücadelede görevli kişileri hedef göstermekten, yalan haber yaymaktan ve cumhurbaşkanına hakaret etmekten toplu ya da tek tek defalarca gözaltına alındılar, savcılık koridorlarında sabahlayıp hakim karşısına çıkarıldılar. 

Bazen tutuklandılar, bazen ev hapsiyle, bazen yurt dışı yasağıyla, bazen de haftanın bilmem kaç günü karakola imza vermek şartıyla, adli kontrol denilen sistemle hayattan uzaklaştırıldılar. 

Yani memleketin entelijansiyası, doğrudan kafalarına sıkılmak suretiyle katledilmek yerine, uzun vadede, tutuklanarak, işsiz bırakılarak, hapishane hücrelerinde ve adliye koridorlarında süründürülerek ya da doğrudan sürgüne gönderilerek sosyal ölüme mahkum edildiler. 

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu yıldırma taktikleri iktidarın medya kartelinin yalan bombardımanı ile birleşince, hakikatin surlarında ciddi gedikler açıldı. 

İşte bu somut gerçeğe rağmen ETHA emekçilerinin tutuklanmasını; akıntıya karşı çekilen küreğin, zulüm karşısındaki kırılamayan inadın, asla eğilmeyen başların ödenmesi kaçınılmaz bedeli olarak okumak mümkün. 

Öte yandan yapılanları, "zulmün artsın ki tez zeval bulasın" diyerek, devletin o yıkılmaz görüntüsünün arka planındaki kofluğa da yorabiliriz. 

Çünkü tarih, bütün hoyratlığıyla saldıran ve saldırmaya devam edeceğine kesin gözüyle bakılan bu büyük sansürün, bu hakikat düşmanlığının nihai hedefine ulaşmasının mümkün olmadığını gösteren örneklerle dolu. 

Çünkü, Emile Zola'ya atfedildiği üzere, "Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu var..."

Ve bütün yollar kapansa da su çatlağını her zaman bularak kendi doğal vadisine akar…