MT Yazarı İbrahim Çiçek: Sürecin seyircisi değil, tarafıyız
Marksist Teori dergisi yazarı İbrahim Çiçek, birinci yılını dolduran "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı" ve sürecin geldiği aşamaya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Faşist şeflik rejiminin Kürt halkını ve kolektif haklarını yok saydığını belirten Çiçek, "İnkâr sürüyor" dedi. Türkiyeli devrimci sosyalistlerin sürecin seyircisi değil, tarafı olduğunu vurgulayan Çiçek, "Kürt ulusunun varlığının kabul edilmesini, onun demokratik haklarının kabul edilmesini istiyoruz" diye konuştu.
Kürt ulusal demokratik hareketi lideri Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat’ta yaptığı "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"nın üzerinden bir yıl geçti. Özgür TV'de yayınlanan Özgür Yorum programına katılan Marksist Teori Dergisi Yazarı İbrahim Çiçek, süreç kapsamında son bir yılda yaşanan gelişmeler, Meclis Komisyonu’nun ortak raporu, KCK ve DEM Parti’nin tutumuna dair sorulara yanıt verdi.
27 Şubat çağrısının üzerinden bir yıl geçti. Bu süreci ve bu süreçte yaşanan gelişmeleri bütün olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle Türkiye'nin son otuz-kırk yılına birkaç noktadan bakmakta fayda var. 80'lerin ortalarına doğru başlayan gerilla mücadelesi 1990'larda Kürt halkımızın hareketiyle, serhildanlarla birleşti ve 40 yıldır süren bir savaş ve savaşın tarafları var. Bu savaşta taraflardan biri Kürdistan Özgürlük gerillası ve Kürt halkımız. Diğer tarafı ise Türk burjuva devleti ve Türk sömürgeciliği.
'İSMİ KONMAMIŞ, KARAKTERİ BELİRLENMEMİŞ BİR SÜREÇ'
Bu uzun süreli bir savaş ve bu savaş içerisinde kuşkusuz çok tartışılacak, çok değişik sonuçlar meydana geldi. Ancak sonuçta bu 40 yıllık zaman gösterdi ki aslında NATO'nun ikinci büyük ordusu olan TSK, gerillayı yenilgiye uğratamıyor ve aynı zamanda görüldü ki gerilla da TSK'yı Kürdistan'dan söküp atamıyor. Bir nevi pat durumu çıktı ve değişik zamanlarda ateşkes girişimleri oldu. Bu girişimlerde diyaloglar oldu, çatışmalar oldu, "çözüm arayışları" oldu. Nihayetinde 2024 yılında MHP Genel Başkanı Bahçeli, DEM Parti milletvekilleri ile tokalaştı ve ardından da 22 Ekim'de Bahçeli Öcalan'a çağrı yaptı.
Dedi ki, "çıksın terör örgütünü lav ettiğini söylesin, biz onu alkışlayalım, kendisinin umut hakkını kabul edelim. Umut hakkından yararlanmasının kapılarını sonuna kadar açalım. Gelsin Meclis'te DEM Parti'nin Grup Toplantısı'nda konuşsun."
Süreci tabi ki 27 Şubat 2025'ten başlatabiliriz ama ismi konmamış, tanımlanmamış, niteliği ve karakteri belirlenmemiş bir süreçten bahsediyoruz. Buradan baktığımız zaman bu tek yanlı bir süreç. Zaten MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de yaptığı çağrıda tek yanlı bir şekilde Öcalan'ın çıkıp bunları yapmasını istiyordu. Nitekim 27 Şubat’ta Kürt ulusal demokratik hareketin önderi Öcalan da bir çağrı yayınladı.
Bu "Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu" ve bu çağrının ayırıcı bazı özellikleri var. Bir-ikisine değinmekte fayda var. Ayırıcı birinci özelliği; tek yanlı olması. İkinci özelliği ise belki de bundan daha önemli olan şey, "artık bütün sorunların demokratik uzlaşma yoluyla çözüleceği ve silahlı mücadelenin geçerliliğini yitirdiği, çağ dışı olduğu" fikri. Bunlara paralel olarak da "PKK zamanını doldurmuştur, gereksiz hale gelmiştir. Dolayısıyla hemen kongresini toplamalı ve kendisini feshetmelidir" dedi. Bunun ardından 12 Mayıs 2025'te PKK 12. kongresini topladı ve Öcalan'ın isteklerini uygulayarak kendini fes etti. Ardından da sembolik olarak silahların yakılması eylemi yapıldı.
'PKK SOMUT ADIM ATTI ANCAK KARŞILIĞINDA SOMUT HİÇBİR ŞEY OLMADI'
Sonrasında bunu Kuzey Kürdistan'da ve Metina'daki belli gerilla gruplarının çekilmesi izledi. Bu süreçte bir komisyon oluşturuldu. Bu komisyonun en çok tartıştığı konulardan biri Öcalan'ı ziyaret etmek oldu.
Komisyonun ortak raporu yayınladı. Şimdi bütün bu süreç içerisinde bütünüyle gerilla yani PKK taraflardan biri olarak tek yanlı adımlar attı fakat karşılığında somut, gerçek hiçbir şey olmadı. Tek olan şey Öcalan'la görüşmelerin yapılması. Bu görüşmeler de tamamen Adalet Bakanlığı'nın, faşist şeflik rejiminin iradesine kalmış durumda.
'KÜRT HALKIMIZIN KOLEKTİF VARLIĞI KABUL EDİLMEDİ'
Dolayısıyla Kürt halkımızın demokrasi, varlığının, haklarının kabul edilmesine dair beklentisinin kabulü yönünde hiçbir adım atılmadı. Kürt halkımızın kolektif varlığı kabul edilmedi, anadilde eğitim hakkı kabul edilmedi. Ne Terörle Mücadele Yasası kaldırıldı, ne de Öcalan'ın koşulları değiştirildi.
Faşist şeflik rejiminin tek yanlı olarak kendi isteklerini dayatması, bütün meseleyi PKK'nin silah bırakması sorunuymuş gibi ortaya koyması kabul edilemez şeyler.
'MARKSİST-LENİNİSTLER OLARAK MÜCADELEYİ YÜKSELTEREK YANIT VERİRİZ'
Türkiye'nin Marksist-Leninistleri, Türk yurtsever devrimcileri olarak biz de bunu böyle kabul etmeyiz. Türk ve Kürt halkının, iki ulusun eşitliği temeli üzerinden kardeşliğinin inşa edilmesinin mümkün olacağını düşünüyoruz. Ama Türk sömürgeciliği eğer Kürt halkımızı boyunduruk altına almak, zorla boyun eğdirmek yoluna giderse tabi ki biz de mücadeleyi yükselterek buna yanıt veririz. Başka bir seçenek söz konusu değildir, olamaz.
'YENİLGİSİ VE YENİLEN TARAFI OLMAYAN BİR BARIŞ YAPMAK ZORUNDASINIZ'
Meclis'te “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” adıyla kurulan komisyonun hazırladığı raporu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rapor, komisyonun ismiyle de denk düşmüyor, demokratlık ile kardeşlik ile de denk düşmüyor. Sürece de denk düşmüyor. Süreç dediğim şu, bir savaş oldu, 40 yıl da sürdü.
Eğer siz bu savaşta iki tarafın birbirini yenilgiye uğratamadığını düşünüyorsanız, siz yenilgisi olmayan, yenilen tarafı olmayan bir barış yapmak zorundasınız. Ama eğer yenilen tarafı olmayan bir barış yapma çabasına girip katakullilerle bir tarafa teslimiyeti dayatmaya kalkarsanız ne kardeşliğe ulaşabilirsiniz ne de adil-demokratik bir barışa ulaşabilirsiniz.
Burada Türk sömürgeciliğinin her şekilde, bütün imkânları kullanarak bir tasfiye siyasetini, bir teslimiyet siyasetini dayatmaya çalıştığını görüyoruz. Bu komisyon da böyle bir çabanın aparatı durumuna getirilmiş oluyor. Komisyon içerisindeki yurtseverlere, demokratlara rağmen DEM Parti milletvekillerinin pozitif çabalarına rağmen dayatarak ilerlemeye çalışıyorlar.
'İNKÂR SÜRDÜĞÜ KOŞULLARDA TÜRKİYE'DE DEMOKRATİKLEŞME VE ÖZGÜRLÜK OLMAZ'
Raporda ne var? Kürt halkının varlığı kabul edilmiyor. Rapor, Kürt halkımızın ulusal varlığını kabul etmeyecekse, bu inkârın süreceği anlamına geliyor. İnkârın sürdüğü koşullar altındaysa Türkiye'de demokratikleşme diye bir şey olamaz. İnkârın sürdüğü koşullar altında Türkiye'de ne basın özgürlüğü ne de ifade, eylem, örgütlenme özgürlüğü olur. Kürt halkımızın varlığı ve hakları kabul edilmezse, Türkiye'de sadece olabilecek şey Kürt halkını, mücadele eden kuvvetleri, Türk işçi ve emekçilerini bastırmak için diktatörlük uygulamak olacaktır. Şimdiye kadar da zaten değişik tipteki diktatörlüklerle yüzyıldır geldik buraya. Yüzyıldır hep böyle oluyor, şu anda olmuş bir şey değil.
'KÜRT HALKIMIZIN VARLIĞINI VE HAKLARINI KABUL EDECEKSİNİZ'
Raporun bir yerinde "Biz Türklerin gururunu ve Kürtlerin onurunu dikkate alacağız " deniliyor. Eğer siz Kürtlerin onurunu dikkate alacaksanız, Kürt halkımızın varlığını, ulusal demokratik haklarını kabul edeceksiniz ve eşit taraf olarak hareket edeceksiniz, onu eşitiniz göreceksiniz. Yoksa Kürt halkımızı nasıl onurlandıracaksınız? Onu nasıl koruyacaksınız? Bu halk niye ayaklandı? Neden her Kürt ailesinden bir ya da birkaç şehit çıktı? Bu halk elli yıldır yokluklar içinde nasıl savaşıyor, direniyor ve özgürlük istiyor?
Aynı bölümde ve aynı bütünlük içerisinde raporun genel bakış açısını tarif etmek için deniyor ki; "Türk'ün gururunun kırılmasını istemiyoruz." Şimdi burada bir sorun var. Türk'ün gururu nasıl bir gurur? Türk egemeninin, Türk sömürgecisinin gururu mu? Yoksa Türk halkının, Türk emekçilerinin gururu mu? Eğer Türk emekçilerinin, Türk halkının gururuysa, Türk halkı Kürtlerle eşitlenmek ister. Türk halkı elbette ki Kürtlerin kendisine eşit olmasını, eşit haklara sahip olmasını ister. Sömürgecinin ortadan kalkmasını, demokratlaşmak ister. Çünkü demokratlık, demokrat bir tutum almak, geliştirmek, diğer halkların kendisine eşit görmek, onlardan üstün ayrıcalıklı görmemek gerçekten halkçı bir gurur olabilir. Gerçekten yurtsever ve demokratik bir gurur olabilir. Fakat burada raporun söz konusu yaptığı gurur, Türk sömürgeciliğinin gururudur.
Türk sömürgeciliğinin gururunu korumak için yurtsever hareketi, Kürt gerillasını yenmiş gibi bir izlenim vermeye çalışılıyor. Bu da ayrıca Türk halkını kandırmaya yönelik bir şeydir. Çünkü Türk halkına kesin olarak şunun söylenmesi gerekiyor; Türkiye Cumhuriyeti'nin silahlı kuvvetleri, NATO'nun bu ikinci ordusu kırk yıldır Kürt gerillasını, Kürt özgürlük hareketini yenememiştir. Dolayısıyla bu gerçekle Türk halkımızın, işçi ve emekçilerinin, yoksullarının yüzleşmesi gerekir. Neden? Çünkü zaten Türk sömürgeciliği bir yandan Kürdistan'ı sömürgeleştirirken, Kürt halkını boyunduruk altına alırken öbür yandan da zaten Türk işçi ve emekçilerini, Türk yoksullarını sömürmektedir. Kürt gerillası, Türk emekçilerini sömüren, Türk işbirlikçi tekelci burjuvazisine karşı mücadele etmektedir, savaşmaktadır. Onun için Türkiye'nin devrimcileri, komünistleri onunla ittifak kurmakta ve birlikte mücadele etmektedir.
Komisyon biraz MHP ve AKP’den bağımsız düşünebilse başka bir kapı açabilir mi?
Açabilir tabii ki. Eğer açık ve tartışmasız bir şekilde, Türkiye'de Kürt ulusunun var olduğunu kabul etse, bu inkâra son veren bir kapı aralayabilir ve bu kapı adil ve demokratik bir barışa doğru giden, Türkiye'nin demokratikleşmesine doğru giden bir kapı olabilir. Ama siz eğer Türkiye'nin demokratikleşmesine gidecek bir kapıyı buradan açmazsanız başka hiçbir yerden açılamaz.
Komisyon bile böyle davranıyorsa bu kapı nasıl açılacak? Türkiye nasıl demokratikleşecek?
Türkiye'de bir demokratikleşme beklentisi içinde olan herkes şunu düşünmelidir. Bu bir hayaldir. Kürt halkımızın varlığını kabul etmeyen bir zihniyet, bir görüş açısı, bir diktatörlük, bir iktidar, AKP, MHP faşizmi bunu kabul etmiyor. Türkiye'de demokratikleşmenin önü kapalıdır. Raporda, "Anayasa mahkemesinin kararları uygulansın" deniyor. Bunu uygulamayan AKP-MHP iktidarı.
Faşist şeflik rejimi Kürt halkımızın önüne adeta bir sırat köprüsü dayamış, buradan geçeceksiniz, diyor.
KCK de rapora ilişkin değerlendirme yaptı, özellikle Kürt sorununun adının konulmamasına, kendilerinin "terörist" olarak nitelendirilmesine tepki gösterdi, mücadele çağrısı yaptı. DEM Parti, şerh koydu ancak süreci ilerletmek adına "evet" oyu kullandı. Hem bu iki açıklama ve tutum arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Baştan beri KCK'nin mücadele çağrısı var, pasif beklemeyi kabul etmiyor. KCK, mücadelenin büyük kitle tarafından yürütüldüğü durumda, devletin yapabileceği bir kısım şeylerin etkisizleştirilebileceğini düşünüyor. Bu mücadele çağrısı baki. Bu mücadele çağrısı aslında DEM Parti için de geçerli. Yani oraya imza atmak ile mücadele etmek arasında bir uçurum yok. Ancak DEM Parti milletvekilleri, eleştirilere rağmen yine de kendilerini uzlaşmak zorunda görüyorlar.
Dolayısıyla burada en önemli olan şey şu; KCK'nin açıklamasının ve çağrısının hemen ardından, Devlet Bahçeli, "KCK üst yapısı hemen tasfiye edilmeli, susturulmalıdır" dedi. Dolayısıyla hem KCK'ye hem de Öcalan'a çağrı yaptı. Dolayısıyla buradan, AKP-MHP faşizminin asla farklı çağrılar yapan, farklı düşünen, süreci farklı yönde etkilemek görüş açısına ve davranışlara tahammülü yok. KCK'nin yaptığı çok meşru ve doğru bir şey. Çünkü bir anlaşma olsa, bir sonuca gitse de mücadele bitmeyecek. Neden? Çünkü ne rapor Kürt sorununu çözmek gibi bir iddia taşıyor, ne Devlet Bahçeli Kürt sorunu şöyle çözülür diyor, ne de faşist şef Erdoğan Kürt sorunu şöyle çözülür, diyor. Hiç biri Kürt sorunu nasıl çözülecek konusunu ağzına almıyorlar.
Ama böyle bir gerçek var, bu öyle önemsiz bir mesele de değil. Türkiye'nin bütün bir yüzyıllık tarihine, son 50 yıla savaşla damgasını vurmuş. Çok büyük bedellerle yürümüş bir savaş ve tabi ki özgürlük mücadelesinden bahsediyoruz.
Dolayısıyla biz KCK'nin mücadelece çağrısını anlamlı görüyoruz. Bunu tabii ki devletin tavsiye ve dağıtmasına karşı demokratik bir duruş olarak görüyoruz.
'ROJAVA DEVRİMİ KAYBEDİLMEDİ'
Peki bütün bu sürecin Rojava'ya etkileri nasıl oldu?
Rojava'nın kendi başına tartışılması gerekiyor. 6 Şubat Paris Anlaşması'yla İsrail, Fransa, ABD, Türkiye, HTŞ'ye "Rojava'ya saldırabilirsin" dediler. Ardından büyük bir saldırı gerçekleştirildi, önemli de sonuçları oldu. Ama yine de belli hatlarda Kürt halkımızın ve onlarla birlikte hareket etmekte kararlı olan Arap halkımızın Hêseke'de olduğu gibi birlikte direndiğini ve belli mevzileri elinde tuttuğunu görüyoruz.
Evet, devrim geriye itilmiş gibi oldu, alanı daraldı ama kendisini savunmaya, yaşamaya devam ediyor. En fazla siyasi-askeri anlamda bir yenilgi olarak düşünebiliriz ama devrimin yenilgisi değil bu.
Türkiye Cumhuriyet devleti, Türk sömürgeciliği, HTŞ üzerinden Rojava meselesini çözdüğünü düşünüyor. Bu nedenle Dışişleri Bakanı Şengal'e, Maxmur'a, Kandil'e, Gare'ye, Irak'a müdahale konularını gündeme getiriyor. Türk sömürgeciliğinin büyük hırsları var. Bir parçayı kopardığında, daha büyük bir parçayı nasıl koparacağını düşünüyor.
Dolayısıyla bölgenin, Kürdistan'ın bütün içerisinde düşünülmesi gerekiyor. Gelişmelerin hepsi birbirine bağlı, birbirini negatif ya da pozitif etkiliyor. Türk sömürgeciliğini frenlemek söz konusu olduğunda Batı'da devrimci mücadelelerin, faşizme karşı mücadelenin, Türk işçi ve emekçilerinin mücadelesinin geliştirilmesi büyük bir öneme sahip. Bu çok belirleyici bir yerde duruyor.
'SOSYALİSTLER OLARAK SÜRECİN SEYİRCİSİ DEĞİL, TARAFIYIZ'
Batı'da Türk işçi ve emekçilerin, kadınların, gençlerin özgürlükçü taleplerinin, hayat pahalılığına, yoksullaştırma krizine karşı direnişinin bir bütün oluşturduğunu, Kürt'ün özgürleşmesinin, Türk işçi ve emekçilerinin özgürleşmesinin ve haklarına kavuşmasının bir bütün oluşturduğunu görüyoruz. Dolayısıyla KCK'nin mücadele çağrısıyla Batı'daki devrimci kuvvetlerin mücadele çağrısının birbirini tamamladığını, bütünlediğini söyleyebiliriz.
Biz Türkiye'nin devrimcileri, sosyalistleri olarak bu sürecin seyircisi değiliz, tarafıyız. Tarafımız çok belli. Her şeyden önce Kürt ulusunun varlığının kabul edilmesini, onun demokratik haklarının kabul edilmesini istiyoruz.