Mevcut parlamenter sistemle sorunlar çözülebilir mi?
Yazar Osman Tiftikçi, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
AKP iktidarı bir yandan Kürtlerle "terörsüz Türkiye" görüşmelerini sürdürürken, demokratik hareket üzerindeki baskılarını da artırıyor. ESP'ye yapılan son operasyon bunun örneklerinden biri. Kürtler üzerindeki baskı ve yasaklarda da bir değişme yok.
AKP'nin her tür muhalefete karşı uyguladığı baskıları sadece R. T. Erdoğan'ın kişisel hırslarıyla, onun İslami görünümlü bir otoriter sistem kurmak istemiyle açıklayamayız. Bunların altında sistemin ekonomik, siyasi, ekolojik, kültürel olarak yaşadığı ve bir türlü içinden çıkamadığı, kendini sürekli yeniden üreten krizler yatmaktadır. Siyasi kriz üzerinde kısaca duralım.
Osmanlı saltanat sisteminin ilk önemli krizi 1870'li yıllarda ortaya çıktı ve 1876 yılında bir Anayasa kabul edilerek meşruti sisteme (padişahın başta bulunduğu parlamenter sistem) geçildi. Parlamenter sistem ezilen kesimlerin mecliste yer almaması temelinde biçimlendirilmişti. 1876 seçim yasasına göre seçimler iki dereceliydi ve "seçim esnasında bir kimsenin hizmetinde bulunanlar", emlak sahibi olmayanlar milletvekili olamıyordu. Kadınların zaten seçme ve seçilme hakkı yoktu. Bu yasa küçük değişikliklerle 1946 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Osmanlı meclisleri çok uluslu, çok dinli ama işçi sınıfına, köylülere, yoksullara, kadınlara kapalı meclislerdi. Cumhuriyet döneminde Türk-Müslüman olmayanlar da (gayr-ı Müslimler ve Kürtler gibi) parlamento dışında bırakıldı. Cumhuriyet dönemi, parlamenter tarihimizin, en anti demokratik, hiçbir örgütlenmeye izin vermeyen dönemi oldu. Yasama, yargı, yürütme ve askeri yetkiler tek adamda toplanmıştı. 1934 yılı sonunda kadınlara seçim hakkı verilmişti ama bu hak uygulamada, Atatürk'ün istediği kadınları da milletvekili yapabilme hakkı olarak işliyordu. Çünkü tek parti yönetimi, iki dereceli seçim, M. Kemal'in bütün milletvekili adaylarını bizzat belirlemesi nedeniyle, işçi, köylü kadınların, sıradan ev kadınlarının seçime katılması mümkün değildi. 1927 yılında yapılan tüzük değişikliğiyle, M, Kemal'e milletvekili adaylarını belirleme hakkı verilmiş, ayrıca değişmez parti başkanı ve cumhurbaşkanı yapılmıştı.
1946 yılında tekrar çok partili sisteme geçildi. Bu sistem sola, Kürtlere ve azınlıklara tümüyle kapalı, sağın her türüne (dinci, milliyetçi, liberal vs.) alabildiğine açık bir sistemdi ve uygulamada iki partili bir sisteme (DP ve CHP) dönüştü.
1965 yılında TİP'in meclise girmesiyle bu sistemde bir yarık açıldı. Bu durum bizim tarihimizde sosyalistlerin üçüncü kez meclise girmesi anlamına geliyordu; ilki İkinci Meşrutiyet meclislerindeki azınlık sosyalistler, ikincisi Milli Mücadele'nin başlangıcında meclise giren THİF'lilerdi (Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası).
1965 seçimlerinin istenmeyen sonucuna karşı sermaye seçim yasasını değiştirerek, ardından 1971 cuntasıyla müdahale ederek durumu düzeltti! Parlamenter sistemin varlık nedeni, istenmeyenlerin meclise girememesiydi. İstenmeyenler meclise girdiğinde sistem değiştiriliyor ve gerekirse ortadan kaldırılıyordu.
7 Haziran 2015 seçimlerinde bu politika tümüyle iflas etti. HDP 2015 seçimlerine parti olarak katılmış, yüzde 10 barajını geçip yüzde 13 oyla 80 milletvekili çıkarmıştı. 1965 seçimlerinden önemli fark, meclise solun, anti-emperyalist hareketin gücüyle değil, Kürt hareketinin gücüyle girilmiş olmasıydı. Bu durum devrimci mücadele sürecine, kendine özgü ve solun tarihinde daha önce karşılaşmadığımız özellikler kazandırdı.
Kürtler, komünistler, Aleviler, Êzîdiler, hatta "afedersin Ermeni"ler bile (II. Meşrutiyetten, 1908, 1912, 1914 seçimlerinden sonra ilk kez) kendi kimlikleriyle meclise girmişlerdi. Bu durum mevcut haliyle parlamenter sistemin egemen sınıflar açısından ömrünü doldurduğu anlamına geliyordu.
Nitekim AKP, MHP, CHP başta olmak üzere tüm düzen güçleri seçimi geçersiz saydılar ve elbirliği ile "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini" inşaya giriştiler. Kürtler ve demokratik hareket üzerinde korkunç bir terör estirildi. Olağanüstü hal koşullarında yapılan ve mühürsüz oyların CHP desteğiyle geçerli sayıldığı Nisan 2017 referandumu ile parlamenter sistem kaldırıldı ve başkanlık sistemine geçildi. Ardından Haziran 2018'de yapılan şaibeli seçimle Erdoğan cumhurbaşkanı yapıldı. Böylece 1946'dan beri var olan parlamenter sistem el birliği ile sona erdirildi.
İşler gene de istendiği gibi gitmedi. Tüm baskı ve yasaklara rağmen, Kürt hareketi ve ittifakları tasfiye edilemedikleri gibi, tam tersine meclisin kalıcı unsuru haline geldiler. HDP ve devamı DEM Parti senelerdir Kürdistan'da birinci, mecliste üçüncü parti durumunda. Bu durum egemen sınıflar açısından kabul edilebilir değildir.
Bu duruma ek olarak CHP majestelerinin muhalefeti olmaktan çıktı. R.T. Erdoğan CHP'den de kurtulmak isteyince CHP hareketlendi ve aktif muhalefetin sözcüsü haline geldi. CHP'deki bu değişim, düzenin selameti açısından, patlama noktasına doğru hızla gelişen tepkileri düzen içi, parlamenter sınırlar içinde tutulabilmek için gerekliydi.
Yaşadığımız tarih kesitinde sistemin en büyük sorunu Kürt hareketidir. Bunun nedeni sadece Kürtlerin ulusal problemleri değildir. Kürtler Türkiye genelinde tüm siyasi, ekonomik-demokratik hareketlerin (işçi sınıfı, köylü, kadın, ekoloji vs.) en önemli dinamiklerinden biridir. Dolayısıyla Kürt hareketinin geriletilmesi aynı zamanda sol muhalefetin zayıflatılması anlamına gelmektedir.
Devletin Kürt hareketiyle sıkı bir pazarlık içinde olduğu zor bir süreci yaşıyoruz. Sorunlar sadece görüşmelerle ve parlamenter yöntemlerle çözülebilecek gibi değil. Kürt hareketi geldiği aşama itibarıyla asgari isteklerinden (ana dilde eğitim, siyasi statü gibi) geri adım atabilecek durumda değil. Devletin ise en küçük demokratik açılıma tahammülü yok. Devlet; "Önce kendini yok et sonra düşünürüz" tavrı içinde. Devlet Kürt hareketini tümüyle denetim altına almaya, Türkiye'deki demokratik mücadelenin dışına düşürüp etkisiz bir güç haline getirmeye çalışıyor. DEM Parti'nin milletvekillerini, düzen partilerinin Kürt vekillerinin konumuna düşürmek istiyor. Doğabilecek boşluklardan Türkiye solunun yararlanmaması için de daha işin başında tedbirler alıyor. ESP'ye yapılan operasyonu bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.
Kürt hareketi bütün bunların bilincinde ve olabildiğince dikkatli davranmaya çalışıyor. Kürt hareketinin şimdiye kadar sağladığı başarılar ve birikim, Kürdistan'ın dört ayrı parçasında iç içe geçmeye başlayan farklı dinamikler, teslimiyetçi eğilimlerin başarı ihtimalini azaltıyor. Süreç ve sömürgeci devletlerin tavırları, Orta Doğu'daki gelişmeler, Kürtleri ayrı bir devlet kurmaya zorluyor.
Türkiye solu Kürt hareketi ile bağları zayıflatacak tavırlardan kaçınmalı, "gidişi" durdurmak için tüm muhalif kesimlerle birlikte ortak mücadelenin yöntemlerini bulmalıdır.