1 Mart 2026 Pazar

Komünist Manifesto'nun yeniden 'suç delili' ilan edilişi

Murat Uludoğan, ajansımızda dayanışmak için yazdı.

Tarihin Tekerrürü ve Burjuva Hukukunun İdeolojik İşlevi

3 Şubat 2026 sabahı, 22 ilde eş zamanlı düzenlenen operasyonlarda Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji Kolektifi ve BEKSAV'a yönelik baskınlar gerçekleştirildi. Toplam 110 kişi hakkında gözaltı kararı verildi, 96 kişi gözaltına alındı. Adliyeye sevk edilen onlarca sosyalist tutuklandı; aralarında ESP Eş Genel Başkanı Murat Çepni, gazeteciler, çevreciler, sendikacılar ve sanatçılar bulunuyor.

Ancak bu operasyonu "olağan" bir siyasi baskı operasyonundan ayıran, kendisine özgü nitelikler bulunuyor. Bunlardan biri, Cemil Aksu'nun ikametine yapılan baskında, polis tarafından "suç delili" olarak fotoğraflanıp dosyaya eklenen, Karl Marx ve Friedrich Engels'in 1848 tarihli Komünist Manifestosu.

Bu olay, burjuva devlet aygıtının ideolojik ve baskıcı işlevlerini anlamak açısından tipik bir önem taşımaktadır. Bir kitabın, üstelik 178 yıl önce yazılmış, dünya edebiyatının ve siyasi düşüncesinin en temel metinlerinden biri olan bir kitabın, "suç delili" olarak kaydedilmesi, sadece hukuki bir absürtlük değil, aynı zamanda burjuva ideolojisinin derinliklerinde yatan yapısal bir paranoyanın tezahürüdür.

Peki nedir Komünist Manifesto? 178 yıl sonrası bile dostun da düşmanın da yüreklerini yerinden oynatan bu kitaba küçük bir ayna tutalım:

Komünist Manifesto, 1848 Şubat Devrimi'nin ön günlerinde, Komünist Birlik'in programı olarak kaleme alınmıştır. Marx ve Engels'in ifadesiyle, "Avrupa'nın bütün güçleri, papa ve çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri ve Alman polisçileri, komünizme karşı kutsal bir ittifak kurmuşlardır."  Manifesto'nun açılış cümlesi olan "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor - Komünizm hayaleti" cümlesi bugün bütün dünyada olduğu gibi Türkiye için de güncelliğini koruyor.

Manifesto'nun teorik derinliği, basit bir "devrim çağrısı"ndan çok ötededir:

1. Tarihsel materyalizmin ilk sistematik ifadesi: Manifesto, "bugüne kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir" teziyle, tarihin motor gücünü üretim tarzlarındaki çelişkiler ve sınıf mücadeleleri olarak görür.

2. Kapitalizmin tarihselliği: Manifesto, burjuvazinin devrimci rolünü (feodalizmle hesaplaşma, üretici güçleri geliştirme) tanımlarken, aynı zamanda onun çelişkilerini, ekonomik krizleri, proleterleşmeyi, kitlelerin yoksullaşmasını deşifre eder.

3. Proletaryanın tarihsel görevi: "Proleterlerin kaybedecek zincirlerinden başka bir şeyleri yoktur. Kazanacakları ise bir bütün dünyadır." diyerek kapitalizmin sonunu getirecek öznenin inşasını bu nesnellikte görür.

Peki bu metin, neden hâlâ "tehdit" olarak algılanmaktadır? Çünkü kapitalizmin yapısal çelişkileri çözülmemiştir; aksine, neoliberalizm döneminde derinleşmiştir. Manifesto'nun teşhis ettiği eşitsizlik, sömürü ve meta fetişizmi, 21. yüzyılda daha da vahşi biçimler almıştır.

BURJUVA HUKUKUNUN İDEOLOJİK İŞLEVİ: KİTAPLAR NASIL 'DELİL' OLUR

Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nde belirttiği gibi, burjuvazinin hegemonyası, "zor" ve "rıza" mekanizmalarının birleşimiyle işler. Türkiye'de yaşananlar, bu hegemonyanın zor aygıtlarının ideolojik alana yönelik müdahalesini göstermektedir.

"Komünist Manifesto'nun delil olarak kullanılması" olgusu, şu teorik soruları bir kez daha sorduruyor:

A. İDEOLOJİK DEVLET AYGITLARININ POLİSİYE İŞLEVİ
Louis Althusser'in tanımladığı "ideolojik devlet aygıtları" (okul, kilise, aile, hukuk) ve "baskıcı devlet aygıtları" (polis, ordu, hapishane) arasındaki ayrım, Türkiye'de bulanıktır. Polis, doğrudan "ideolojik" bir işlev üstlenerek Marksist teoriyi "suç unsuru" olarak kriminalize etmektedir. Bu, hukukun sınıfsal niteliğinin apaçık bir itirafıdır: Burjuva hukuku, mülkiyeti ve sınıf egemenliğini koruma işlevi gördüğünde, Marksizmi "yasadışı" ilan edebilmektedir.

B. 'HAYALET'İN MATERYAL TEMELİ 
Manifesto'nun "hayalet" metaforu, burjuva zihninin derin korkusunu ifade eder. Bu korku, soyut değil, tamamen maddidir. Türkiye'de derinleşen ekonomik kriz, işsizlik, yoksullaşma ve güvencesizlik, proleterleşen kitleleri devrimci bir hatta sürüklemektedir. AKP-MHP blokunun siyasi meşruiyet krizi, muhalefeti baskılamaya yönelik "örgütlü suç" retoriğini güçlendirmektedir. ESP gibi devrimci öznelerin, ezilen ulusal kimliklerle sınıf mücadelesini birleştirmesi, birleşik mücadeleyi devrimci stratejik bir cepheleşme biçiminde somutlaması devletin "terörle mücadele" söylemini devreye sokmasına neden olmaktadır.

C. 'YASADIŞI ÖRGÜT' RETORİĞİ VE TEORİK FAŞİZM 
Türkiye'de "yasadışı örgüt üyeliği" (TCK 314) maddesi, siyasi muhalefeti kriminalize etmenin temel aracı haline gelmiştir. ESP'ye ve sosyalist kurumlara yönelik operasyonun gerekçesi olarak "yasadışı örgüt üyeliği" gösterilmektedir. Ancak ESP, yasal bir siyasi partidir. Bu çelişki, hukukun siyasi iktidarın bir aracı olarak kullanılmasının tipik bir örneğidir.
Burada, Giorgio Agamben'in "istisna hali" kavramı devreye girer: Hukuk, "terörle mücadele" ve "devletin güvenliği" adına istisnai bir durum gereği askıya alınmakta, daha doğrusu biçimsel olarak var olmaya devam ederken içerik ve uygulamada fiilen ortadan kaldırılarak siyasi muhalefet "örgütlü suç" kapsamına sokulmaktadır.

TARİHSEL PERSPEKTİF: TÜRKİYE'DE KOMÜNİZMİN KRİMİNALİZASYONU 
Türkiye'de komünist hareketin kriminalizasyonu, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana süregelen bir süreçtir. Romen arşiv belgelerine göre, 1930'larda İstanbul polisi, "Bolşevik propaganda" yaptığı gerekçesiyle onlarca kişiyi tutuklamış; ev baskınlarında bulunan "Kızıl İstanbul" gazetesi ve komünist broşürler "delil" olarak kullanılmıştır. 1944'te Sovyet Orduları'nın başarıları karşısında dönemin faşist eğilimli hükümeti, üniversitelerden komünist öğrencileri uzaklaştırmış, entelektüel yazarları tutuklamıştır.

Bu tarihsel süreklilik, Türkiye burjuvazisinin komünizme karşı tutarlı bir sınıf düşmanlığı geliştirdiğini göstermektedir. Soğuk Savaş döneminde ABD destekli antikomünizm, 12 Eylül 1980 darbesiyle zirveye ulaşmış; 12 Eylül Anayasası, "devletin şeklinin korunması" adına komünist faaliyetleri bilahare yasaklamıştır.

Bugün, AKP-MHP faşist ittifakı, bu antikomünist geleneği neoliberal-faşist bir sentezle yeniden üretmektedir. Komünist Manifesto'yu delil olarak göstermek, bu ideolojik mirasın güncel tezahürüdür.

Operasyonda gözaltına alınan ve tutuklananların profili devletin stratejisini açıklamaktadır. Bu profil, devletin "toplumsal mühendislik" projesinin bir parçasıdır: Sınıf mücadelesinin tüm organlarını, siyasi parti, sendika, basın-yayın, kültür-sanat, ekoloji örgütlerini eş zamanlı hedef alarak proleter örgütlenmenin önünü kesme, işlevsizleştirme ve kötürüm bırakmayı hedef almaktadır.

MANİFESTO'NUN GÜNCELLİĞİ VE MÜCADELENİN ZORUNLULUĞU
Komünist Manifesto'nun 178 yıl sonra hâlâ "suç delili" olarak görülmesi, metnin teorik gücünün ve kapitalizmin çözülemeyen çelişkilerinin kanıtıdır. Marx ve Engels'in deyişiyle, "burjuvazi, kendi mezar kazıcılarını üretmektedir", ve bu mezar kazıcılar, bugün Türkiye'de ESP'liler, ETHA emekçileri, sendikacılar, çevreciler ve devrimcilerdir.
Operasyon, devletin zayıflığının da göstergesidir: Egemen sınıf, fikirlerden, kitaplardan, örgütlenmelerden bu kadar korkuyorsa bu, sistemin yapısal krizde olduğunu gösterir. "Hayalet" dolaşmaya devam edecektir, çünkü kapitalizm var oldukça, ona karşı mücadele de var olacaktır.