25 Şubat 2026 Çarşamba

Güce dayalı "düzen"

Gazeteci Aykan Sever, Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.

Trump'ın ABD'de ikinci dönem iktidara gelmesiyle birlikte 3. Dünya Savaşı diye adlandırdığımız süreç yeni boyutlar kazandı ve giderek bu durum büyüme ve derinleşme eğiliminde. Trump rejimi içeride ve dışarıda alabildiğine saldırgan politikalar izliyor. Amerikan halklarını baskı ve şiddet eşliğinde faşistleştirmeye çalışırken, Abya Yala kıtası başta olmak üzere özellikle dünyanın batı yarı küresini de kendi kontrolüne alacak yaklaşımlar geliştiriyor. Avrupa'da bu durum neo-faşist partilerin açıktan desteklenmesi olarak karşımıza çıkıyor. Coğrafyamızda ise İran'a karşı savaş ve boyun eğdirmeyi ön plana çıkaran politikalar olarak kendini resmediyor. 

Egemen siyasetin ürettiği şeyler arasında belirsizlik, tutarsızlık, manipülasyon, güç ve şiddet başat ögeler. Bu rezil siyasal zeminin bizi getirdiği yerin en iyi örneklerinden biri bence Ermenistan Başbakanı Paşinyan'ın Ermeni Soykırımı'nı inkara varan "Bu işleri KGB icat etti" söylemi. Paşinyan neden bunları söylüyor/söylemek zorunda kalıyor ayrı bir mesele ancak Lemkin Uluslararası Soykırım Engelleme Enstitüsü defalarca "Paşinyan'ın zihniyeti Holokost'u, Soykırım'ı inkara yardımcı oluyor" diye uyarmasına rağmen bu konuları çalışan akademisyenlerden gık çıkmaması neye yorulmalı?

Tekrar Amerikan siyasetine dönecek olursak; Trump rejimi kendisini bir imparatorluk olarak kurgulamaya çalışıyor, hakimiyet alanında gördüğü diğer ülkeleri ise birer valilik olarak değerlendiriyor. Kanada başbakanını "bizim vali" diye nitelemesi elbette bir dil sürçmesi değildi. Trump rejimi tarafından BM'ye alternatif olarak şekillendirilen "Barış Kurulu" ise bu mafya düzeninin nasıl kurgulandığının göstergesi. Üye olmak davetle ve birer milyar dolar ödüyorsunuz, son sözü ise hep Trump söylüyor. İlk resmi toplantısı 19 Şubat'ta yapılan Kurul'un üyeleri arasında TC, İsrail, Azerbaycan, Arjantin, El Salvador gibi ülkelerin faşistlikte birbiriyle yarışan yönetimleri yer alıyor.

Savaş’ın geldiği bu yeni boyutta 2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen uluslararası sistemin ve onun değerlerinin yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz. Bütün bunların yerini Savaş'ın karakteri olan post-modern durum tarafından biçimlendirilen Güç'ün hakim olduğu yeni bir zeminle karşı karşıyayız. Özeti: Trump rejiminin Venezuela Devlet Başkanı Maduro'nun kaçırılmasının yanı sıra aylardır Karayipler'de ve Pasifik'te devam eden uyuşturucu kaçakçısı yaftasıyla şu ana kadar 151 kişiyi katletmesi örneklerinde olduğu gibi istediğinizi yaparsınız, bırakın uluslararası hukuka hesap vermeyi açıktan Amerikan iç hukukunu bile çöpe atabilirsiniz...

TC'ye gelince...

2010'lu yıllarda 3. Dünya Savaşı Batı Asya'ya güçlü bir biçimde yansıdı. Siyasetin ve bölge halklarının da bu bağlamda yeni arayış ve uyum çabalarına girmesi zorunluydu. Bu zeminde TC de emperyalist güç olma arayışlarını yoğunlaştırdı. İktidar bu süreçte daha fazla merkezileşerek militaristleşti. Kısmi demokratik haklar budanırken, bütün bunların toplumsal maliyeti ise büyük bir erozyona yol açtı. Toplum, toplum olma özelliklerini önemli ölçüde kaybetti. Ülke birçok açıdan çöküş-çürüme diyebileceğimiz bir sarmala hapsoldu. Bu zeminde tıpkı 2. Abdülhamit döneminde başlayan (Hamidiye Alayları bu çerçevede bir entegrasyon politikasıdır) ve sonra da ara ara gündeme gelen "devletin bekası" mevzu egemen kesimler-oligarşi tarafından birincil sorun haline getirildi. Burada çare olarak Türk-Kürt-Arap ittifakı gibi Sünni ekseni esas alan yeni bir milliyetçilik ve Türklük tarifi üzerinden halklar bütünleştirilerek/entegre edilerek yeni bir faşist-kölelik rejimi dört başı mamur bir biçimde organize edilmeye çalışılıyor.

Rejimin denkleme Arapları eklemesinin arkasında Hamas'ın 7 Ekim saldırısıyla İsrail'le birlikte geliştirdikleri İran ve müttefiklerini bölgeden silme stratejisinde beklentilerine yeterince karşılık bulamamasının da önemli bir rolü var. Şimdilerde açık bir biçimde Washington-Tel Aviv ittifakı Batı Asya'yı İsrail merkezli olarak yeniden şekillendirmek istiyor. TC ise bu çizgiyi bütünüyle kabullenemese de Mısır-Suudi Arabistan-Pakistan ve Katar'la oluşturmaya çalıştığı ittifaka güvenebilecek ve ABD'ye meydan okuyabilecek kudrette değil. Bu yüzden Trump'ın ve Netanyahu'nun hışmından kaçmak için onların suyuna gitmeleri ve ne istiyorlarsa vermeleri kaçınılmaz.

Tekrar ülke içine dönecek olursak TC/rejim topluma bir gelecek projesi çizmekten uzak. Bugünü ise siyasal ve ekonomik terörle idare etmeye çalışıyor. Bu faşist zihniyetin kendi güçsüzlüğü dolayısıyla herhangi bir muhalefete tahammülü olmadığı ortada. Bugün sosyalistlere, gazetecilere yapılan baskıyla kendini somutlayan bu politika, rejim ortağına dönüşmediği sürece her türlü muhalefet örgütlenmesini/olanağını da hedefleyecektir.

TC/rejimi yenmek, onların halkları hapsetmeye çalıştığı yalanlar yığını yerine durumu "somut durumun somut tahlili" basitliğiyle algılayarak, analitik düşünceden vazgeçmeden hareket/mücadele etmeyi gerektiriyor. Bugün dünyanın genelinde ve coğrafyamızda yenilgilerin de katkısıyla ciddi bir ideolojik boşluk var. Hükümranların bu arayışa yanıt verme olasılığı ve iddiaları yok. Bizimse kendi deneyimlerimizden öğrenerek yol almamız mümkün...