ÇEVİRİ / Diğerleri savaşı başlattılar, ancak geleceği halk kendi iradesiyle ve kendi gücüne dayanarak inşa etmelidir
Bu süreçte, Kürdistan’ın deneyimi özel bir öneme sahiptir. Kürdistan halkı, adım adım güç boşluklarını doldurabilir, kendi sivil ve halk temelli kurumlarında örgütlenebilir ve yıllarca süren mücadelelerden kazandıkları bilgelik ve deneyimi kullanabilir.
Cumartesi günü, 28 Şubat tarihinde, haftalarca diplomasi, tehdit ve müzakereler arkasında gizli kalanlar bir anda açığa çıktı. ABD ve İsrail güçleri, aynı anda İran’a saldırarak, birçok kişinin önceden tahmin ettiği ama herkesin son ana kadar belki de savaştan daha iyi bir yol bulunur ümidiyle beklediği bir savaşı başlattılar. İslam Cumhuriyeti ile ABD hükümeti arasında birkaç tur müzakere sonuçsuz kaldı ve taraflar her biri, kendi pozisyonlarından geri adım atmamayı tercih etti. Şimdi, İran halkı, başkaları tarafından ateşi yakılmış olan bu savaşın ortasında yanıyor.
Bu savaşın arka planını analiz ederken çok şey söylendi; jeopolitik çıkarlar, bölgesel rekabetler, her bir tarafın ekonomik ve stratejik hedefleri hakkında konuşuldu. Ancak üzerinde durulması gereken şudur ki; bu savaşın, her iki taraftan savaşın destekçileri ve hazırlayıcıları için hiçbir şekilde İran halkının çıkarlarıyla ilgisi yoktur. Ne onların özgürlüğüyle, ne güvenlikleriyle, ne de yıllardır özledikleri daha iyi bir yaşamla ilgisi vardır. Bu tür bir savaştan, halk için başka bir şey çıkmaz; yalnızca yıkım ve savunmasız insanların hayatlarını kaybetmesi söz konusu olacaktır.
İran toplumunun bir kısmının bu savaşa karşı tepkilerini anlamak için başka bir yerden başlamak gerekir. İslam Cumhuriyeti, 47 yıllık iktidarı boyunca halkın kanını şişeye koymuş ve varlığını, krizden krize geçerek sağlamaya çalışmıştır. Bu rejim, halkın temel taleplerine asla yanıt vermemiş, her türden protesto sesini en acımasız yöntemlerle susturmuştur.
Bu yılın Aralık ayında yapılan katliam bir kez daha, bu rejimin katletme ve vahşet kapasitesinin sınır tanımadığını gösterdi. Bu acı olay, yıllardır baskı, yoksulluk ve zulüm altında boğulan bir toplumun zihninde derin bir iz bırakmıştır. Halkın içinde biriken nefret, o kadar büyümüştür ki, bazıları, savaşın yıkımını, bu rejimin devamından daha tercih edilebilir bulmaktadır. Bu, 47 yıldır bu halkın yaşadığı felaketin derinliğini gösteren bir gerçektir.
İslam Cumhuriyeti, savaş öncesi müzakereler sırasında iki seçenekle karşı karşıya kalmıştı: anlaşma ya da savaş. Rejimin liderleri, her iki durumda da bir tür teslimiyetin kaçınılmaz olduğunu biliyorlardı; ancak her ikisinin şekli ve derecesi farklı olacaktı. Rejimin, anlaşmadan ya da askeri bir mağlubiyetle çıkacak olması, artık aynı İslam Cumhuriyeti, aynı yüzler ve aynı güç yapısı olmayacaktı. O yüzden eğer her iki yol da çöküşle sonuçlanacaksa, belki savaş seçimi hala bir kurtuluş yolu olabilir diye düşündüler; belki de savaşın dumanı ve ateşi içinde, hayatta kalma şansını birkaç yıl daha artırabilirlerdi.
Humeyni, yıllar önce İran-Irak savaşını "rejimin hayatta kalması için bir nimet" olarak tanımlamıştı. Bu mantık hala canlıdır. Savaş, dikkatleri başka yönlere çekebilir, iç muhalifleri susturabilir veya savaşın gölgesinde onları bastırabilir. Bu hesap doğru görünebilir, ancak pratikte, artık halkın kandırılmayacağını bilen bu insanlar, savaşın yükünü omuzlarında taşıyorlar.
Şimdi savaş bir gerçek haline gelmişken, üzerinde durulması gereken en önemli şey, bu savaşın uzun sürmemesidir. İran halkının, savaş olmadan bile mücadele ettiği dayanılmaz yaşam, daha da dayanılmaz hale gelmemelidir. Savaş ne kadar devam ederse, her geçen gün bir ev yıkılacak, bir hayat kaybolacak ve bir umut sönecektir.
Kısa süreli bir savaş, tüm acıları ve bedelleriyle birlikte, bir fırsat olabilir. Bu, savaş sonrası halkın uyanıp kendi alternatifini yaratması ve geleceği kendi bilinciyle, örgütlenmesiyle ve mücadelesiyle şekillendirmesi için bir fırsat olabilir. Bu alternatif, gökten inmez ve hiçbir dış güç tarafından hediye edilmez. Halkın içinden doğmalıdır.
Bu savaş devam ederken, en çok vurgulanması gereken şey, dayanışma ve insani bağların güçlendirilmesidir. Halk, birbirine yardım etmeli, kayıpları azaltmalı ve birbirlerinin günlük ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Ancak bu hareket, bireysel empatiyi aşmalıdır. Örgütlü ağlar içinde hareket etmeli, savaşın zararlarını azaltırken, savaş sonrası mücadelenin de temellerini atmalıdır.
İslam Cumhuriyeti, halkın güvenliği için hiçbir şey yapmaz ve halkın günlük ihtiyaçlarını karşılamaz. Halkın kaderiyle ortak olanlar, kendi çıkarlarını savunmak zorundadır. Güvenilir yüzler ve liderler, bu kolektif hareketler içinde tanınmalı ve halk onlara güvenmelidir. Bu liderler, yukarıdan atanmamış ve dışarıdan dayatılmamıştır; ancak ortak eylemler ve karşılıklı güven testleriyle şekillenmişlerdir.
Bu süreçte, Kürdistan’ın deneyimi özel bir öneme sahiptir. Kürdistan halkı, adım adım güç boşluklarını doldurabilir, kendi sivil ve halk temelli kurumlarında örgütlenebilir ve yıllarca süren mücadelelerden kazandıkları bilgelik ve deneyimi kullanabilir. Bu toplum, ne istediğini bilir ve bunun için nasıl savaşacağını da iyi öğrenmiştir. Uygun bir fırsatla, bu halk kendi kazanımlarını korumak için silahlanma gerekliliğini hissedebilir.
Komala, özgürlük ve eşitlik için bir hareket olarak, bu sürecin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eder. Komala, daha iyi bir yaşam için, insan onuru için ve özgür ve eşit bir toplum için savaşır ve bu hareketin güçlenmesi ve başarıya ulaşması için elinden gelen her şeyi yapmaktadır.
Bu yazı, https://komalah.org/ sitesinden ETHA tarafından çevrilmiştir.